Root     Cyber Navigation Organizasyon   Member Navigation
Forum Root Portal Root
Dökümanlar Döküman Ekle Download/Dosya Arsivi IBlock E-Kitap IBlock Mp-3 Basinda Cyber-Warrior Banner
Cyber-Academy
TIM Görev Organizasyonu Neler Yaptik? Bize Özel Küçük Seyler? Operasyon Yönetim Sistemi Görev Org. Basvuru Yönetici Basvuru Formu Karaliste Ihbar Organizasyon Semasi Misyon Kurallar
CW Explorer Kefalet Kefil Havuzu
Yeni Üye Basvuru Yazdigim Mesajlar Arkadas Listem Sifremi Unuttum Özel Mesajlarim Onay E-Mail Gönder




İslam alimleri (Evliyalarımız) Forumlarda Ara Arama Favorites Favorites MyProfile Forum üyelerini göster Üyeler
Forum Yöneticisi: Nick-ul Azam , HizmetkâR | Bu Bölümde Yetkili Tüm Yöneticiler?
 CW Forum Ana Sayfa
  Derin Konular; Edebiyat/Felsefe
Light  |  Konu İhbar   Favori Konu Listeme Ekle  
Konu: İslam alimleri (Evliyalarımız) Cevap YazYeni konu açÇıkış Yap
 
<<
4
 
 Konu Kalitesi  %42,5
Oy Ver   
 
Gönderilme Tarihi: 06 Ağustos 2011 saat 4:53AM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim



Hz.Abdülaziz Bekkine



Selamın aleyküm (f)
Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendinin halîfelerinden Mustafa Feyzî Efendinin talebesi. Adı, Abdülazîz, soyadı Bekkine’dir. Babası Kazanlı tüccar Hâlis Efendidir. 1895 (H. 1313) senesinde İstanbul’da doğdu. 1952 (H.1372) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır.

Babası zengin bir tüccar olan Abdülazîz Bekkine İstanbul Mercan’daki evlerinde doğdu. Henüz okula gitmeden Kaptan Paşa Câmii İmâmı Halil Efendiden Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrendi, Arapça ve din dersleri aldı. Daha sonra Dârüttedrîs’e devam ederek bu mektebi bitirdi. Bir müddet babasının yanında çalıştıktan sonra, 1910’da âilesi ile birlikte Kazan’a gitti. Aslen Kazanlı olduklarından orada binâ ve arâzileri vardı. Otuz odalı olan evlerinin, çoğu odalarında ilim tahsîl eden talebeler barınırdı. Abdülazîz Efendi bir müddet Kazan’da kaldı. Sonra Buhârâ’ya geçerek orada beş yıl müddetle ilim tahsîl etti. Babasının vefâtı üzerine memleketine dönüp, kardeşlerini de alarak 1921’de İstanbul’a geldi. İki anneden, on ikisi kız olmak üzere on altı kardeştiler. Erkek kardeşleriyle birlikte Asmaaltında bir dükkan açıp kısa bir müddet çalıştırdı. Sonra dükkanı kapatıp Çarşıkapı’daki Bâyezîd Medresesine devâm etti. Bu medreseden mezûn olduktan sonra ilk olarak Beykoz’da, daha sonra da Aksaray’da bir câmide imâm olarak vazîfe aldı. Sonra sırasıyla, Yazıcı Baba,Kefeli ve Zeyrek Çivicizâde, Ümmü Gülsüm câmilerinde İmâm-Hatip olarak vazîfe yaptı. Zeyrek’teki bu vazîfesi on üç sene kadar sürdü.

Abdülazîz Bekkine Kazan’dan döndükten sonra medrese arkadaşı Mehmed Zâhid Efendi vâsıtasıyla Tekirdağlı MustafaFeyzî Efendi ile tanıştı ve sohbetlerine devâm etti. Yirmi yedi yaşındayken 1922’de mânevî ilimlerde irşâd selâhiyeti mertebesine ulaştı. Râmûz el-Ehâdis kitabını okutma icâzeti aldı. Bütün hayatı boyuncaİslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle meşgûl oldu. pek çok talebe yetiştirdi. Sohbetleri tatlı bir hava içinde geçerdi. Konuşmaları kısa, mânâlı ve özlü idi. Bir gece, sohbetinde talebelerine dedi ki:

"Bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. Öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?"

Orada bulunanlar değişik şeyler söylediler. Fakat bu cevapları yeterli bulmayan Abdülazîz Bekkine şöyle söyledi:

"O kimsenin sabrını kontrol edersiniz. İnsanlarda riyânın karışamıyacağı, anlaşılabilir tek vasıf sabırdır. Sabır musîbet geldiği an (ilk anda) hiç şikâyet edilmeden sîneye çekebilme hâlidir. Şâyet o kimse ilk anda feverân eder de sonra sîneye çekerse, ona sabırlı değil tahammüllü insan denir."

Bir sohbetinde de şöyle dedi:

"Müminin dünyâya bakışı öyledir ki, dünyâdaki zevk ve sefâya bakar, arkasında Cehennem’i görür. Meşakkate, hizmete bakar, arkasında Cennet’i görür. Yâni müminin nazarı dünyâya takılmaz."

Abdülazîz Bekkine iki defâ hacca gitti. İkinci gidişinde hacdan döndükten sonra rahatsızlandı. Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak 57 yaşında 2 Kasım 1952 (H.1372) senesinde İstanbul’da vefât etti. Edirnekapı Sakızağacı kabristanında defnedildi.

Abdülazîz Bekkine zekî bir kimse idi. Hangi meslekten, tahsîl ve kademeden olursa olsun sohbetinde bulunan herkes, zekâ ve ilmine hayran kalırdı. Hoş sohbet olup, meclisinde bulunanlar ondan ayrılmak istemezlerdi. Sohbetleri umûmiyetle sualli-cevaplı geçerdi. Sohbetlerinde zaman da mevzubahs değildi. Umûmiyetle yatsı namazından sonra oturulur, bâzan sabaha kadar devâm edilirdi.

Buyurdular ki:

"Bu işin (âhiret yolculuğunun) mihveri Allah’ın muhabbetidir."

"Seni Mevlâdan alıkoydu ise, dünyâ bir çöp de olsa dünyâdır."

"Peki, demesini öğrenmek lâzımdır."

"İslâmiyet baştanbaşa mes’ûliyet ve mükellefiyettir. Ondan kaçamayız."

"Tâlib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kimsedir."

1) Râmûz-ül-Ehâdîs Mukaddimesi



kaynak

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 06 Ağustos 2011 saat 7:59AM - Kayıtlı IP
İzle BOMB@CI's Özellikler Diğer mesajlarını ara: BOMB@CI
Mesaj İhbar!  
Alıntı  BOMB@CI 

BOMB@CI

Simgem
Yarbay
Yarbay
 
28 Temmuz 2010
665   Mesaj


Aktiflik
Seviye
Deneyim




Tarihçe
ŞEYH ABDURRAHMAN ERZİNCANİ
Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin, Safiyüddin Erdebeli’nin müridi ve halifesi olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Safiyüddin Erdebeli, meşhur mutasavvıflardan olup Erdebil’de zaviye-nişin idi. İmam Kazım’ın neslinden olan bu zat hicri 735, miladi 1335 senesinde vefat etmiştir. Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin, Şeyh Hamidi (Somuncu Baba) ile tanışıklığı ve onunla sıhriyyet kurmuş olması kuvvetle muhtemeldir.
Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin kabri hakkında birçok rivayetler bulunmaktadır. Ancak en sağlam rivayet Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin kabrinin Zey Köyü’nde olduğu yönündedir. Diğer taraftan 4. Murat’ın Bağdat seferi dönüşünde beraberinde bulunan, Bağdat yakınlarında “Erzin” adlı yerden zatın mezarı olduğu şeklinde bilgi ve rivayetler ileri sürülmektedir. Ancak Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin yaşadığı dönemle 4.Murat’ın Bağdat seferi dönüşü arasında bir buçuk asırlık zaman bulunmaktadır.
Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin Adıyaman, Behisni ve Malatya Darende’de mezarının vakıfları bulunmaktadır. Ancak bu kazalardaki vakıflardan söz edilirken Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin evlatlarından bilhassa Abdulgafur’dan sıkça bahsedilmektedir. Bu da Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin evlatlarının, zikrettiğimiz kaza ve nahiyelere yayılmış olabileceklerini göstermektedir.
Köyümüzde bulunan Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin zaviyesi Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin evlatlarından olan Saru Şeyh tarafından inşa edilmiştir. Bu zaviyenin Zey köyünde bulunması buranın sosyal ve ekonomik yönden oldukça gelişmesine vesile olmuştur. Kültürel gelişmeye de önemli katkılarda bulunmuştur. Hatta zaviyeyi inşa ettiren Saru Şeyh, burada bir medresenin yapılmasına öncülük etmiştir. Medresenin giderleri de Alaüddevle Bey’in evlatlarından olduğu tahmin edilen Cafer Bey tarafından karşılanmıştır. Cafer Bey medresede öğrenim gören öğrenciler ile müderrislerin iaşelerinin temini için Samsat’a bağlı Karküne Köyü’nün tamam malikanesini Malatya Alaybeyisi Mehmet’ten satın alarak medreseye vakfetmiştir. Ayrıca zaviyenin gelirlerini artırmak için boş olan mezraaların hem ihyası hem de vakfa gelir getirmesi için Kilise Büki, Kuruçay ve Ankoz mezraalarının gelirlerinin bir kısmı vakfa intikal ettirilmiştir. Vakfiyeti de Anadolu kazaskeri Abdulkadir Çelebi Efendi ve ehl-i vukuf Müslümanların şahadetleriyle tasdik edilmiştir.
Hicri 1227 tarihli bir fermanda Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin türbedarından bahsedilmesi, Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin Zey Köyü’nde medfun olduğunu göstermektedir. Bunu teyit eden vakıf defterinde ise buradaki hissenin Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri’nin mezarına ait olduğunu göstermektedir.
(Kaynak: Hamza Gündoğdu, Dulkadiroğlu Beğliği Mimarisi, Ankara 1986 , s.13-15)
Başbakanlık Arşivinden alınmıştır.
NİYET
(Aşağıda geçen olay Şeyh Abdurrahman Erzincani Hazretleri ile ilgili bir rivayettir.)
Padişah Sultan Murat Bağdat’ı feth etmeyi düşünür. Hazırlıklarını tamamlarken paşalarıyla aralarında sele bi gonusma geçer.
- Padişahım asker gara yoluynan yorulur. Yol yiraktir.
- Belli pasa çare nedür ?
- Yolu kısaltmak gerektir sultanim, der.
Padişahın da bi çara düşünün der. Vezirler paşalar düşünürler öbür gün padişaha deller ki “Padişahım askeri vapurunan Samsun’a, Samsun’dan gara yoluynan Bagdad’a götürebilirik derler. ” Padişahın aklına yatar Sam’inan Bağdat arasında köylülere zarar vermemeg üçün hanlar yaptırır. Hekimhan, Çelikhan, Çiftehan, Böyükhan gibi hanlar hemeden yapılmaya başlanır.
Sultan Murat bu hazırlıklardan sonra askerini ordusunu, otağını İstanbul’dan Samsun’a, Samsun’dan Adana’dan Diyarbekir arası gollar halinde endirir. Bösböyüg ordu atlar, askerler, heyvanlar Adıyaman Topraklarına doğru ilerlerken yiraktan yeşil yeşil asmalar, yüzün bağları görükür. Padişah beyaz atinin üstünde ele bi babayit görüküyorimis ki heç tanımayan biri bile baktığında “Ellehem Padisah bu” derimis.
Padişahın iki tarafında beyaz beyaz sakallı bele hörmet telkin iden paşaları, vezirleri varimis. Paşalardan biri:
- Padişahım bu Adıyaman’ın Zey köyünde ulemadan değerli bir zat vardır. Derken padişah bakar ki bağların yakınında hatunun bir tanesi çocuğunu dövdüğünü görür. “Su hatunu bana tiz çağırın” der. Padişah:
- Hanim ne üçün döversin bu sabi sehsimi.
Hatun yere diz çöker. Bir yandan yüzünü gözünün örterken der ki: Bu yazam bagi benim bagimdir. Daha esar tespiti yazılmamıştır. Vergisi yazılmayan bir bağdan yüzüm kopartmak haramdır der. Gendisini onun uçun dövdüm der. Yüzümü alıp baga attım der. Padisah pasalarina bakar.
- Fermanımdır burada zebzelerden alınan vergiyi kaldırdım der. Hakikat böyün maliyede mevcut defterlerin gayitlarinda yas meyve ve sebzelerden vergi alınır iken padişah fermaninnan bu vergi Adıyaman’dan galdirilmisdir.
Ordu epeyce Adıyaman içlerinde gelmiştir. Padişah derki:
- Pasa sen bana ne sölemistin? Bir alimden mi bahsetmisdin. Pasa:
- Belli padişahım der. Şeyh Abdurrahman’i Erzincani deller bir alim zat var imis. Keramet ehliymiş. Padişah:
- Bi sınayalım öğreniriz demiş. Varmislar gonaklamislar. Ataslar yakılmış çadırlar kurulmuş, yemekler bismis. Padişah demiş ki:
- Bu şeyhi sinayacim tiz bana çağırın. Onlar şeyhi çağırmaya gettiginde Padişah ta diri bi adamı tabuta koydurur tabutu kapattırır. Tabi hersey şeyhe eyan olur. Şeyh gelir padişah hürmet eder tabiti barmaginnan gösterir derki. – Ölü niyetine mi? Yogsam diri niyetine mi? Padişah:
- Ölü niyetine der şeyh namazı gildirir, Namazdan sonra tabit açıldığında essaten de adamın öldüğü agnasilir. 4. Murat gendi gendine derki “Bu zat bizim Bagdad’i feth ecep etmeyeceğimizde bilir”. Sabahran şeyhi alıp esgerlerin arasında gezmeye başlarlar. Şeyh askerlere bakar iken biraz ötece ati da genci de Zeif halsiz çok genç bi asker dikketini çeker. Barmaginnan işaret eder ora gideller.
Padişah :
- Ecep Bağdat fethi bize müyesser ola mi? Şeyh, elinnen genç Osman’ın atini göstererek:
- Atlarınız ve askerleriniz bele kötü olursa feth edemezsiniz der. Bunun üstüne askerlernen atları bakıma alınır. Aradan bi kaç gün giden 4. Murat tekrar askerinin arasında sihnan gezer iken bakanlar ki genç Osman aslan gimin ati da şahlanmış etrafına dolanıyor. “Hah der. İşte hindi feth edebilirsiniz. El iznihi teala der. ” Aksama doğru Erzincanlı şeyh Ebdirrahmani Erzincani hazretleri padişaha bi haber salar derki:
- Bu aksam bütün eskerlerinnen barabar benim misafirim ol. Padişah şaşırır. Bu gadek eskere hayvana nasıl yiyecek bulacak diyin düşünürken şeyh de helen Zey kövüne ayit caminin önündeki buglur sokularına üç beş kilo arpa üç beş kilo gedek de samani Bismillah der goyar. Bütün askerler hayvanlarının yemlerini buradan temin etsinler der. Koca Orduya ayit hayvanların bakıcıları, seyisleri bu üç beş kilo alabilen sokudan hayvanların yem torbalarına yiyecekleri gadek goyallar. Ne gadek alillarsa alsınlar sokudan ne arpa bitermiş ne de seman. Durumu hemeden padişaha sölemisler Padişah, “Tiz görüşmek dilerim.” Demiş. Şeyh huzura vardığında :
- Padişah bu aksam yimegini Allah ne verdise bu fakir size ikram edecek der. Oracıkta bulunan bir kuzuyu kesdirir, bisittirir, Padişahın huzuruna ikram edildiğinde “Padişahım etini yiyin gemigini kuzunun postunun içine bırakın” der. Yimek yindikten sonra Abdirahman’i Erzincan’i hazretleri kakar gemikleri postun üstünü düzer. O vakit azaplardan bir tanesi “Bakak ne olacak ” diye ayak gemiklerinden bir tanesini çalar. Neyse efendim şeyh gemikleri düzer, postun üstünüde örter elindeki çibiknan posta vurur. Kuzu hoplayıp melemeye baslar ama ayağı topaldır. Padişah “Niye topallar ki” diyince ayag gemiklerinden biri eksik padişahım der. Padisah gene sorar:
- Ecep Allah Bagdadin fethini nesip eder mi şeyhim
- Bagdadi isAllah alacaksın yalaniz eskerlerinden genç Osman şehit olacak der.
- Ordu şeyhin heyir dualarinnan Zey’den ayrılır. Savasın en kızgın zamanında Genç Osman’ın atinin ayağı kayar. Şeyh te o vakit Zey’den cemaatin ögünde imamlık eder. Secde ederken yangislig eder. Yani cemaat onun yangaslig yaptığını beller. Namazdan sona sorallar. Deller ki Şeyhim ne olduku yangildiniz.
- Genç Osman’ın hendekten atlarken atinin ayağı kaydı, yardim ettim der. Bagdad’da savaş devam ederken Zey köyünde bi camiye ehtiyaç vardır. Camiyi yaptırmak uçun yirak yellerden ustalar getirilir ustalar çalisillarken sıcaktan bunallirlar, deller ki:
- Şeyhim köyde akan çayın suyu çok sıcak sovuk bi su olsa da içsek. Şeyh asasini yere vurunca yerden su fışkırmaya baslar. Bu suya Zey’liler “Dümbüldek” derler. Hala da kullanilmaktadillar. Gene caminin yapımında Şeyhin oğlu Mehemmed babasına derki “Baba olmaya ki kıble yanlış ola.” “Şeyh oğlunun kolundan tutar Bak der, Kabe’yi görüyor musun?” Mehemmed bakınca Kabe’yi karşısında görür. Mehemmed utandığından köyü terk eder gider.
- Sultan Murat seferden galip döneriken şeyhin vefat ettiğini öğrenir. Bu günkü türbenin yapılmasını emreder. Adıyaman’a bağlı 25 köyün gelirini de bu türbeye vekfettigini tapu kayıtlarında görmekteyik. Bu köyler Hesenkendi, Mezgit, Çokpinar, Küllükres, gibi köylerdir. Halen bu türbenin sinir hastalarına eyi geldiği tecrübelerle görülmüştür.
Tanıtım videosu

  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 14 Ağustos 2011 saat 5:24PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim

Hz.Abdülaziz Debbağ



Selamın aleyküm inşAllah (f)


Fas’ta yaşayan evliyânın büyüklerinden. İsmi Abdülazîz bin Mes’ûd Debbağ’dır. Soyu hazret-i Ali efendimize dayanmakta olup hem şerîf, hem de seyyiddir. 1679 (H.1090) senesinde Fas’ta doğdu. 1720 (H.1132) senesinde doğduğu yerde vefat etti.

Babası Mes’ûd ed-Debbağ, âlim bir zat olup, büyük velî Seyyid el-Arabî el-Feştalî hazretlerinin yanında yetişti. Hocasının Farîha isimli yeğeni ile evlendi. Abdülazîz Debbağ doğduktan kısa bir süre sonra Seyyid el-Arabî hazretleri vefâtından önce annesi ve babasını yanına çağırarak, bir fes ve bir çift postalını Abdülazîz Debbağ’a verilmek üzere emanet etti. Abdülazîz hazretleri büyüyüp, oruç tutacak yaşa gelince, annesi ona; "Oğlum! Seyyid el-Arabî el-Feştalî hazretleri bu emanetleri sana vermemi vasiyet etti." dedi. Annesinden emânetleri alan Abdülazîz Debbağ’ın kalbinde Allahü teâlânın aşkı ve sevgisi arttı. Nerede bir evliyâ olduğunu duysa yanına gidip, sohbetlerinde bulunmaya başladı. Fakat istediğine tam mânâsıyla kavuşamıyordu. Bir süre sonra Seyyid Ahmed bin Abdullah’ın sohbetlerine devam etti ve aradığını bu zâtın huzurunda buldu. Kısa sürede tasavvuf yolunda kemâle erdi. Hocasının vefâtı üzerine, halîfesi olarak yerine geçti ve talebe yetiştirip insanlara doğru yolu göstermeye başladı.

Bir gün talebelerinden Ahmed bin Mübârek, Sultan Nasrullah’ın, derhal Meknâse’ye gidip Riyad Câmiinde imâm olmasını bildiren mektubunu aldı. Talebe bu göreve lâyık olmadığını ve hocasından ayrılmanın ağır geleceğini düşünerek çok üzüldü. Abdülazîz Debbağ durumdan haberdâr olunca; "Korkma! Zîrâ sen Meknâse’ye gidecek olursan, biz de seninle beraber geliriz. Fakat sen hiç üzülme sana bir zarar gelmeyecek ve sen o câmiye imâm olmayacaksın." dedi. Talebe yola çıktı. Meknâse’ye vardığında imâmlık vazîfesinin başkasına verildiğini öğrendi. Hemen evine döndü. Durumu öğrenen kayınpederi Muhammed bin Ömer şöyle bir mektup yazdı:

"Meknâse’ye geldiğin halde sultanla görüşmeden ayrıldın. Senin dönmenden sonra başımıza gelecekleri bilmezsin. Bana soracak olursan hemen Meknâse’ye gelip sultanla görüş ve verilen vazîfeye başla!"

Ahmed bin Mübârek hemen mektubu hocasına götürüp okudu. Abdülazîz Debbağ; "Sen evine git otur, hiç bir fenalık gelmez. Sana sultanın bir zararı dokunmaz." buyurdu ve bir süre sonra mesele kapandı.

Abdülazîz Debbağ bâzı talebeleri ile sohbet ederken Ahmed bin Mübarek’e dönerek evini anlattıktan sonra; "Neden atını falan yere bağlıyorsun? Oraya sâlih bir zât defnedilmiştir. Kabri tam atının ayağının altında bulunuyor." dedi. Halbuki oralarda bir kabir izi yoktu ve oraya yakın bir kabristânlık da yoktu. Abdülazîz Debbağ tekrar; "Senin avlunda yedi kabir bulunuyor. Fakat sen sadece atının ayakları hizasında bulunan zâtın kabrine dikkat et. Atını oradan uzaklaştır, ona saygılı ol! Mümkünse kabirle at arasına bir duvar çek." buyurdu. O sırada meclisteki talebelerinden biri; "Efendim o zât kimdir?" diye sorunca; "Arabdır. Tilmsan’a yakın bir yerde bulunan el-Lesbağat kabîlesindendir. Bu kabîle onu sâdece bir talebe bilir. Bir velî olduğunu bilip tanımazlar. Vefat edince bahsettiğim o yere defnettiler." dedikten sonra Ahmed bin Mübârek’e dönerek; "İstersen bahsettiğim o yeri kaz. Onun bedenine rastlarsın." dedi. O da gidip hocasının dediği yeri kazarak, o zatın mübârek bedenini buldu. Oraya hemen bir kabir yaptırdı. Tekrar hocasının yanına gittiğinde şöyle sordu:

"Efendim! Bizim avluda bulunan diğer kabirleri değil de, neden sâdece atın ayaklarının hizasındaki kabir üzerinde durdunuz ve onun ortaya çıkmasını istediniz?" Abdülazîz Debbağ bu suale şöyle cevap verdi:

"Çünkü bu zât, Allahü teâlânın velî kullarındandır. Rûhu serbest ve hareket hâlindedir. Diğerleri ise berzah âleminde bekliyorlar. Oradaki ölülerin vefâtından bu yana üç yüz yıla yakın zaman geçmiş bulunuyor."

Abdülazîz Debbağ sık sık talebeleri ile açık havada dolaşır, bu sırada onlarla sohbet ederdi. Yine bir gün böyle temiz havalı bir yerde talebeleri ile sohbet ederken birisi yanlarına geldi ve; "Efendim! Kardeşim, sultanın oğlu Abdülmelik ile beraber ortadan kayboldu. Ondan bir haber bekliyoruz. Kendisini sevdiğim bir zât, kardeşimin sağ olduğunu söyledi. Siz bu hususta ne dersiniz?" diye sorunca Abdülazîz Debbağ hazretleri hiç bir şey söylemedi. Gelen kişi ısrâr edince; "Sen muhakkak benden haber almak istiyorsan, sıhhatli haber al. Allahü teâlâ Hacı Abdülkerîm’e rahmet eylesin. O hem garib, hem de gâibdir. Onun cenâze namazını kılan sana haber verecektir. Sultanın oğlu onu öldürmüştür." dedi. Birkaç gün sonra Abdülazîz Debbağ’ın verdiği haberin aynı geldi.

Devlet ileri gelenleri sık sık Abdülazîz Debbağ’dan vazîfelerinin devâmı için yardım ve duâlarını isterlerdi. Sultan Nasrullah vâli ve hâkimlerin bir kısmını görevden aldı. Onlardan birisi görevine tekrar dönmek istiyordu. Her zamanki gibi Abdülazîz Debbağ hazretlerinden yardım isteyince, yardım etti. Sultan o kişiyi tekrar vâli yaptı. Bir süre sonra Abdülazîz Debbağ, vâliye haber göndererek iyilik etmesini ve vergileri ödemede kolaylık göstermesini ricâ etti. Fakat makâmın verdiği gurûra kapılan vâli bu ricâyı kabul etmedi ve cezâ olarak görevden alındı.

Talebelerinden biri Abdülazîz Debbağ’ı ziyâret için bir gün yola çıktı. Yolculuğunu katır ile yapıyordu. Tehlikeli bir yere gelince, bineğinden inip o yeri yaya olarak geçti. Tekrar bineceği sırada hayvan kaçtı ve yakalaması mümkün olmadı. Ne yapacağını şaşırdı. O anda hocası hatırına geldi ve ondan yardım umarak; "Ey hocam Abdülazîz Debbağ!" dedi. Bu sırada Allahü teâlâ bâzı insanları ona yardımcı olarak gönderdi. Onlarla beraber hayvanı yakalayıp, hocasının huzûruna geldi. Abdülazîz Debbağ onu görünce gülerek; "Falan yerde Şeyh Abdülazîz’i ne yapacaktın? Senin yanında olsaydı herhalde sana yardımda bulunurdu." dedi. Talebe büyük bir edeple; "Ey Efendim! Şahsen bulunmanızla rûhen bulunmanız arasında, sizin için hiçbir fark yoktur ve ikisi de mümkündür." dedi.

Sohbetlerinde talebelerine şöyle buyururdu:

"Kulun düşüncesi Allahü teâlâdan başkasına doğru yönelince Allahü teâlâdan uzaklaşmış olur."

"İnsanlar, varlık âleminin efendisi Muhammed aleyhisselâmı tanımadıkça, ilâhî mârifete kavuşamaz. Hocasını bilmedikçe, varlık âleminin efendisini tanımaz. Kendi nazarında insanları ölü gibi kabûl etmedikçe, hocasını bilemez."

"Firdevs Cennetinde, bu dünyâda işitilen veya işitilmeyen bütün nîmetler mevcuttur. Cennetin ırmakları, Firdevs Cennetinden kaynayıp çıkar. Bir ırmaktan su, bal, süt ve şarab olmak üzere dört türlü meşrûbât akar. Nasıl gökkuşağındaki renkler birbirine karışmadan durursa bu dört meşrûbât da birbirine karışmadan akar. Bu ırmaklar müminin isteğine göre akar. Hangisini isterse o akar ve onu içer. Bütün bunlar, Allahü teâlânın irâdesiyle olmaktadır."

1) Kitâb-ül-İbrîz (Ahmed bin Mübârek, Kâhire, 1278)
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliya; c.2, s.173
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.256
4) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.5, s.262







kaynak.

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 16 Eylül 2011 saat 5:12PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim



Selamın aleyküm (f)

Mısır evliyâsından. İsmi Abdülazîz, babasının adı Ahmed’dir. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı İzzeddîn’dir. 1216 (H.613) yılında doğdu. 1295 (H.694) senesinde Kahire’de vefât etti. Kabri Kahire’dedir.

Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdülazîz Dîrînî, zamânındaki âlimlerden ilim öğrendi. Ebü’l-Feth bin Ebi’l-Ganîm Rasânî’nin sohbetinde bulundu ve Şeyh İzzeddîn’den tasavvuf ilmini öğrendi. Tasavvuf yolunda yüksek mertebelere kavuştu. Abdülazîz Dîrînî dünyâya düşkün olmayan ve birçok kerâmeti görülen, edebiyât, kelâm ve Şâfiî mezhebi fıkhı âlimiydi.

Mısır’da er-Rîf denilen yerde otururdu. Bâzı günler buradan ayrılıp, civar bölgeleri dolaşırdı. Oralardaki insanlar, ondan, müşkillerinin çözülmesi için duâ etmesini isterlerdi. Kendisini görme imkânı bulamayanlar, meselelerini mektupla sorup cevap alırlardı. Kuvvetli îmân ve güzel ahlâk sâhibi idi. Herkese güler yüz, tatlı dil gösterirdi. Kimseyi kırmazdı. Bir gün bir yere giderken, onu tanımayan kimseler yanına gelip, "Kelime-i şehâdeti söyle bakalım." dediler. O da peki deyip, okudu. Sonra onlar; "Şimdi kadıya gidelim. Onun huzûrunda yeni müslüman olanların yaptığı gibi, sen de oku." dediler. Orada bulunan büyük küçük herkes berâberce kadıya gittiler. Kadı hemen Abdülazîz ed-Dîrînî’yi tanıdı ve; "Efendim, bu ne hâl? Bunlar kim?" dedi. O da; "Bilmiyorum. Bunlar beni ne zannetti iseler, Kelime-i şehâdeti okumamı istediler ve buraya getirdiler. Ben de onları kırmayıp geldim." dedi.

Abdülazîz ed-Dîrînî; Ali Müleyhî ismindeki zâtı çok sever ve sık sık ziyâretine giderdi. Ziyâretlerinden birinde, Ali Müleyhî ikrâm olarak bir piliç pişirip getirdi.Sofraya koydu. Berâberce yediler. Yemekten sonra ed-Dîrînî hazretleri; "Bunun karşılığını inşâAllahü teâlâ görürsünüz." buyurdu. Bir süre sonraAbdülazîz ed Dîrînî, Ali Müleyhî’yi tekrar ziyârete gitti. Ali Müleyhî tekrar bir piliç pişirdi ve ikrâm etti. Hanımı, pilicin ikrâm edilmesini pek hoş karşılamadı. Piliç sofraya gelince, Abdülazîz Dîrînî kızarmış pilice bakıp, hişt demesiyle piliç canlandı ve yürüyüp gitti. Sonra da; "Çorba bize yeter. Hanımınız üzülmesin." buyurdu.

Bir gün talebeleri, hocalarının kerâmet göstermesini akıllarından geçirdiklerinde; "Yavrularım, bizler, yerin dibine batmaya müstehak kimseler olduğumuz hâlde batmamamız, bir de Allahü teâlânın bizi, yeryüzünde bu hâlde bulundurması en büyük kerâmet değil midir?" buyurdu.

Talebelerine, sohbet ederken talebenin hocasına karşı göstermesi gereken edepleri şöyle anlattı:

Talebe, doğru yolu öğrenmek isteyince, hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itâat etmesi gerekir. Hattâ talebenin, hocasına karşı meyyit gibi olması lâzımdır. Nasıl meyyit yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan, îtirâz etmeden teslimiyet gösteriyorsa, talebenin de hocasına, bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. Yoksa, teslimiyet ve itâat etme mertebesinden düşüp takvâ ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır.

Talebe, özellikle hocasının huzûrunda, nefsinin arzu ettiği bir şeyin iddiâsında bulunmamalıdır. Çünkü böyle bir iddiâda bulunmak, talebenin en büyük hatâlarından olup, hocasının gözünden düşmesine yol açar. Fakat talebenin, hocasının huzûrunda sâdece dinlemesi, söze karışmaması, nefsine âit herhangi bir iddiâda bulunmasına mâni olur. Onun en güzel şekilde hocasına tâbi olmasına yardımcı olur. Bu ise, zâten talebenin, hocasının huzûrunda iken dikkat etmesi lâzım gelen hususlardandır.

Talebe, kendi derecesinin, hocasının derecesinden yüksek olduğunu düşünmemelidir. Bilakis, her yüksek mertebeyi hocası için istemeli, Allahü teâlânın yüksek ihsanlarını ve bol lütuflarını hocası için temenni etmelidir. Hakîkî talebe böyle olur. Bu sebeple, en yüksek mertebelere çıkar.

Abdülazîz Dîrînî, duâlarında Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulunurdu:

"İlâhî! İhsân ve ikrâm ederek bize kendini tanıttın. Nîmetlerin deryâsına bizleri daldırıp garkettin. Her an nîmetlerin deryâsında yüzmekte, onlardan istifâde etmekteyiz. Bizleri râzı olduğun, beğendiğin yer olan Cennetine dâvet ettin. Seni hatırlamak, emirlerini yapmak sebebiyle, bizlere sonsuz nîmetler hazırladın, ihsân ettin. Ne büyüksün yâ Rabbî!

Yâ İlâhî! Biz kendimize zulmettik. Nefsimizin kötülüğü her yanımızı kapladı. Gaflet denizi kalblerimizi doldurdu. Her hâlimizle perişanlığımız apaçık. Bizim bu hâlimizi en iyi bilensin.

Yâ İlâhi! İsyânımız ve günahımız, senin azâbını bilmemek, duymamak sebebiyle değildir. Lâkin âsî nefsimiz bize, azâba düşürecek işleri yaptırdı ve günahları işletti. Senin günahları örtüp, yüzümüze vurmaman sebebiyle şımardık. Bu yüzden çok günah işledik. Senin af ve magfiretine güvenip, günahlara daldık. Şimdi yaptıklarımızın cezâsı olarak, bize hazırladığın azâb ile karşı karşıyayız. Cehennem azâbından bizi şimdi kim kurtarabilir. Senden başka kim bize bir kurtuluş ipi uzatabilir. Âhiret günü, senin huzûrunda mahcûb bir duruma düşecek bu hâlimize yazıklar olsun. Yarın çirkin amellerimiz karşımıza çıkarıldığında ayıblanmamıza esefler olsun.

Yâ Rabbî! Bizim günahlarımızı affet. Kusûrlarımızı bağışla. İbâdetlerimizdeki kusurlarımızı af ve magfiret eyle. Yâ İlâhî! Bilmeyerek yaptıklarımızı affet ve bizi aklıselîm sâhibi kıl. Sen, Rabbimizsin, sana inandık. Sen günahları affedersin, affedicisin."

Talebelerine bir sohbetinde şöyle nasîhat etti:

"Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve isrâftan son derece sakının. İsrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi îtibâr bulamaz.

Sakın dünyânın parlaklığına, câzibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hîlelerine aldanma. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır. Çünkü dünyânın sağı solu belli olmaz. Bakarsın bâzan suda ateş parçası olsun ister. Bâzan insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. Böylece insan, boyundan büyük işlere girer de helâk olur gider.

Eğer kadere, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. Yok, imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz, ümidinizi, tehlikeli bir şey üzerine binâ etmiş, kurmuş olursunuz.

Zaman akıp gidiyor. Hâdiseler birbiri peşinden geliyor. Yumuşaklık; vekar ve sükûnettir. Dünyâ hırsı bir anlıktır. Sabır, yumuşak olmaya, meseleler üzerinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesîle olur. Kızmak, kabalığa yol açar. Dünyâ hayâtı, bir uyku hâlidir. Ölüm, bu uykudan uyanmaktır.

İnsanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer. İnsanların temenniden başka sermâyeleri yoktur. Sonra yaparım diyenin düşüncesi, sonraya asılıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir. İnsanların günleri çok çabuk geçer. İnsan, gençliğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her ânını değerlendirmelidir. Sonra, âh gençliğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım, diye pişmanlık duyulur. Onun için, gençliğin, insana emânet olduğunun farkında, idrâkinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir! Ömürler, yolculuktan başka bir şey değildir.

Âhiret yolculuğunun çok yakın oludğunu, hatırınızdan aslâ çıkarmayınız. Âhiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü, her girişin bir çıkışı vardır. (Bu dünyâya geldiğimiz gibi, birgün bu dünyâdan ayrılacağız.)

Yaptığınız uygunsuz işler için bir sebep ve özür göstermeyi bırakınız. Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmakta gevşeklik göstermeyiniz. Âhirete hazırlanmakta sabırlı olunuz ve sebât gösteriniz.

Abdülazîz ed-Dîrînî; tefsîr, fıkıh, lügat, tasavvuf ve edebiyâta dâir birçok eserler yazdı. Bu eserlerden bâzıları şunlardır: 1) El-Misbâh-ül-Münîr: Tefsîr olup 2 cilttir. 2) Et-Teysîr-ü fî İlm-it-Tefsîr: Tefsîr ilmine dâir, 3200 beyitten müteşekkil bir şiir kitabıdır. 3) Tahârat-ül-Kulûb fî Zikri Allâm-il-Guyûb: Tasavvuf hakkında bir eser, 4) Envâr-ül-Meârif ve Esrâr-üt-Tavârif: Tasavvufa dâir bir eser, 5) Tefsîru Esmâ-il-Hüsnâ: Tevhîd hakkında bir eserdir, 6) El-Vesâilü ver-Resâilü: Tevhîde dâir bir eser, 7) Nazm-üs-Sîretin Nebeviyyeti, 8) El-Vecîz: 5000 beyitten müteşekkil bir şiir kitabı, 9) Et-Tenbîh, 10) Nazm-ül-Vesît, 11) El-Envâr-ül- Vâdıha fî Mesân-il-Fâtiha, 12) Ed-Dürer-ül-Mültekita fî Mesâil-il-Muhtelita, 13) Erkân-ül-İslâm fit-Tevhîdi vel-Ahkâm, 14) Er-Ravdat-ül-Enika fî Beyân-iş-Şerîat-il-Hakîkati, 15) Kılâdet-üd-Dürr-il-Mensûr fî Zikri Yevm-il- Ba’s ven-Nüşûr, 16) Mîzân-ül-Vefâ.


kaynak

1) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.5, s.241
2) El-A’lâm; c.4, s.18
3) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.199
4) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.450
5) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.580
6) Tabakât-ül-Müfessirîn (Dâvûdî); c.1, s.304
7) Hüsn-ül-Muhâdara; c.1, s.421
8) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.202
9) Tabakât-ül-Evliyâ; s.447
10) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.72
11) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.190,447,492,749,924; c.2 s.1012,1034,1118,1389
12) Brockelmann; Gal-1, s.451; Sup-1, s.810
13) Âdâb Risâlesi, Süleymâniye Kütüphânesi, Kılıç Ali Paşa kısmı, No: 622
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.50

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 19 Ekim 2011 saat 11:24PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim



                 HZ.ABDÜLBÂKİ EFENDİ

Büyük velîlerden. Kastamonulu olup, doğum târihi bilinmemektedir. İskilib’den Acem Ali’si demekle mâruf akıllı, güçlü-kuvvetli, dindar ve şerefli bir kimsenin oğlu idi. Babasına Acem Ali’si denmesinin sebebini şöyle naklederler:

Acem diyarından Anadolu’ya namlı bir pehlivan geldi. Çorum sancağında yenmedik pehlivan bırakmadı. Büyük gurura kapıldı. İstanbul’a gitmek üzere hazırlık yaparken, Abdülbâki Efendinin babası Ali Pehlivanla güreştirdiler. Ali Pehlivan, Acem’i yendi ve ondan sonra Acem Ali’si diye anıldı. Oğlu Abdülbâki de kendisi gibi güçlü, kuvvetli olup pehlivanlık meziyetlerine sâhip bir gençti. Fakat bunu güreşçilikte kullanmadı. Kendi nefsiyle güreşip dünyâ zevklerinden gönlünü ayırdı. İstanbul’a giderek tanınmış ilim adamlarından din ve fen ilimlerini tahsîl etti. Bu sırada gözlerine bir hastalık gelerek bir gözü kör oldu.

Abdülbâki Efendi zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim derecesine varmasına rağmen kendisinde bir boşluk ve eksiklik hissediyordu. Kalbi aşk-ı ilâhî ile yanıyor ve bir mürşidin eteğine tutunmak için can atıyordu. Bu sebeple kendisini tasavvuf yolunda ilerletebilecek bir mürşid-i kâmil aramaya başladı. O ilâhî aşkla yanıp kavrulduğu bu günlerinde Yûnus Emre’nin şu sözlerini dilinden düşürmezdi:

Gel ey kardeş Hakk’ı bulayım dersen
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz
Resûlün cemâlin göreyim dersen
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz.

Niceler gittiler mürşid arayı
Arayanlar buldu derde devâyı
Bir kez okur isen akdan karayı
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz.

Rumeli’de Bâlî Efendi ve Anadolu’da Şeyh Şâbân-ı Velî gibi herkesin sevdiği örnek insanların bulunduğunu öğrendi. Fakat hangisinin hizmetine varacağını bilemedi. Tereddüd hâlinde iken birkaç defâ Şâbân Efendi’ye gitmek için içinde ilâhî bir his uyandı ve Şâbân-ı Velî’ye gitmeye karar verdi. İstanbul’dan kalkarak Kastamonu yoluna düştü. Günler süren yorgunluk ve sıkıntı sonunda yürüyerek şehre geldi. Doğruca Hisarardı’ndaki Şâbân-ı Velî’nin ikâmetgâhlarına varıp ellerini öptü. O can tabîbine hâlini arz etti. Şâbân-ı Velî hazretleri isimlerini sorduklarında; "Abdülbâki" cevâbını verdi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri:

"İsmin sâhibinin hâline tesiri vardır. İnşâAllah sülûk edip, evliyâlık makamlarında ilerleyip, hakîkaten Abdülbâki (Bâki olan Allah’ın kulu) olursun." dedi.

Abdülbâki Efendi yıllarca Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâhında hizmet etti. Şeyhine karşı pek saygılı ve hürmetkâr olup, tasavvuf yolunda ileri derecelere kavuştu. Şâbân-ı Velî hazretleri onun için:

"Eğer bizim Abdülbâki’nin bir gözü daha olsaydı, ince mânâları mütâlaa ederken, kitâbı delip öte yana geçerdi." demiştir.

Yine;

"Sen zâhir ve bâtın gibi iki ilim ile âlim ve ârif olacaksın. Yüksek makamlara çıkacaksın, balı yağa katacaksın!" diyerek Abdülbâki Efendinin kemâl ehli olmasına işâret ettiler. Çok geçmeden de kendilerine şeyhlik pâyesini vererek Çorum halkına doğru yolu göstermek üzere gönderdiler.

Abdülbâkî Efendi yıllarca burada insanlara vâz ve nasîhat vermekle ve ders okutmakla meşgûl oldu. Kıymetli halîfeler yetiştirerek memleketin her tarafına gönderdi.

O insanlara doğru yolu göstermek için bütün gayretiyle çalışırken Kastamonu’da Şâbân-ı Velî hazretlerinin vefâtından sonra tekkeye şeyh olan Osman Efendi ile Hayrüddîn Efendi de vefât etmişlerdi. Hayrüddîn Efendi vefât edince dervişler bir araya geldiler. Abdülbâki Efendinin şeyhlik makamı için uygun olduğuna karar verdiler. Kendisine geldikleri zaman Abdülbâki Efendi onlara dedi ki:

Bir gün hocam Şâbân-ı Velî hazretlerine sizden sonra seccadeye kim gelir diye sormuşlardı. O da; "Osman gelir, sonra Hayrüddîn gelir, sonra seccade sahibini bulur." demişti. Elhamdülillah bu hizmete lâyık görüldük, diyerek Kastamonu’ya geldi.

Şâbân-ı Velî hazretlerinin tekkesinde İslâmiyeti yaymağa, halkı irşâda başladığı zaman herkes cân u gönülden ona dost ve talebe olmağa başladı. Cumâ günleri, mûteber tefsîr kitaplarından alarak Kur’ân-ı kerîm âyetlerini tefsîr eder, hadîs-i şerîfler naklederdi. Böylece halkın büyük kısmını da tarîkatin içerisine cezbetti. O kürsüde konuşurken herkes hayran hayran dinlerdi. Kastamonu ulemâsının pekçoğu Abdülbâki Efendiye talebe oldu. Bu şevk içinde pekçok kâmil insan yetişti ve etrâfa hilâfetle gönderildi.

Abdülbâki Efendi memleketini ve talebelerini görmek için gittiği İskilip’te hastalanarak vefât etti. Kabri İskilip’tedir. Şâbân-ı Velî tekkesinde on bir yıl şeyhlik yaptı. Vefât târihi 1589 (H.997)’ dur.

Şeyh Abdülbâki Efendinin pekçok kerâmeti görülmüştür. Ancak o kerâmetlerinin anlatılmasından hiç hoşlanmazdı. Sık sık etrafına bunu hatırlatır, ölümünden sonra bile söylenmesini istemezdi. Bu yüzden kendisine çok bağlı olan talebelerinden Ömerü’l-Fuâdî Efendi yazdığı Menâkıbnâme’de Abdülbâki Efendinin kerâmetlerinden bahsetmemiştir.

1) Kastamonu Evliyâları; s.21
2) Menâkıb-ı Şâbân-ı Velî; s.40, 229, 235

<a   href= "http://www.biriz.biz/evliyalar/ea0084.htm">kaynak</a>

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 13 Aralik 2011 saat 4:28PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim

Hz.ABDÜLEHAD NÛRÎ

İstanbul’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Abdülehad Nûrî bin Muslîhuddîn Mustafa Safâî bin İsmâil bin Ebü’l-Berekât, künyesi Ebü’l-Mekârim’dir. 1594 (H.1003) veya 1604 (H.1013) senesinde Sivas’ta doğdu. Annesi Şemseddîn-i Sivâsî’nin büyük kardeşi Muharrem Efendinin kızı Safâ Hâtundur. Abdülehad Nûrî Efendi ilim tahsîline Sivas’ta başladı. İstanbul’da tamamlayıp zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. 1651 (H.1061) senesi Safer ayının ilk Cumâ günü ikindi vaktine yakın vefât etti. Cenâze namazı Azîzzâde Şeyh Abdülbâkî Efendi tarafından kıldırılıp Eyüp Nişancası’nda, mürşidi Abdülmecîd Sivâsî hazretlerinin türbeleri karşısına defnedildi. Sevenlerinden Yûsuf Ağazâde Mustafa Efendi, kabrinin üzerine bir türbe yaptırdı.

Abdülehad Nûrî Efendi, daha üç yaşında iken annesinin amcası büyük âlim Şemseddîn Sivâsî’nin nazar ve feyzine kavuştu. Şemseddîn Sivâsî hazretleri vefâtına yakın; "Abdülehad’ı bana getirin!" buyurdu. Abdülehad’ı getirip Şemseddîn Sivâsî’nin kucağına verdiler. Şemseddîn hazretleri Abdülehad’ı ilâhî sırlarla dolu göğsüne bastırdı ve tam bir teveccüh ile teveccühte bulundu. Sonra Anne Hâtuna teslim etti. Emirleri üzerine, mahremleri olan hanımlar dışarı çıktılar. Onlardan sonra içeriye, dışarda bekleyen halîfeleri ve talebeleri girdiler. Şemseddîn Sivâsî onlarla birlikte, bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl oldular. Daha sonra bir duâ okumaya başladılar ve duânın bitiminde rûhunu teslim ettiler. Oradakilerden bâzısı, vefât etti, bâzısı da vefât etmedi diye tereddüd ettiler. En sonunda içlerinden birisi, Şemseddîn Sivâsî’nin yanına varıp, vefatını gördü, mahzûn ve kederli bir şekilde diğerlerine bildirdi.

Abdülehad Nûrî Efendi henüz küçük yaşta babasız kaldı. Dayısı Abdülmecîd Sivâsî yeğenini himâyesine alarak tahsîl ve terbiyesiyle meşgûl oldu.

Halvetiyye yolunun büyüklerinden Şeyh Şemseddîn-i Sivâsî’nin halîfesi olan Abdülmecîd Efendi, devrin pâdişâhı Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından dâvet edilince yeğeni Abdülehad Nûrî’yi de berâberinde İstanbul’a getirdi. Abdülehad Nûrî bir yandan medrese tahsîline devâm ederken bir yandan da dayısından tasavvuf terbiyesi gördü. Kırk erbaîn yâni bin altı yüz gün devamlı yalnız olarak bir yerde îtikâf edip ibâdetle meşgûl oldu. Mânevî derecelere kavuştu. Mürşidi hocası Abdülmecîd Sivâsî’den icâzet, diploma alarak halîfesi oldu.Hocası tarafından insanları doğru yola ulaştırmaya memur edildi. Yirmi yaşlarında kitap yazmaya başladı.

Abdülehad Efendi, Resûlullah efendimizin sallAllahü aleyhi ve sellem mübârek işâretleri ile Midilli’ye gönderildi. Giderken en kısa zamanda tekrar İstanbul’a döneceğini bildirdi. Abdülehad Efendi Midilli’yi teşrif ettiklerinde, yetmiş gayri müslim, onun vâsıtasıyla İslâmiyeti kabûl etti. Midilli halkı Abdülehad Efendiyi çok sevdi ve hemen hepsi ona talebe oldu. Dayısı ve hocası olan Abdülmecîd Sivâsî bu durumu duyunca; "Âferin Abdülehad’a! Umduğumuzdan fazla tasarruf kuvvetine sâhipmiş." buyurdu. O sırada, donanma komutanlarından hayır sâhibi bir zât olan Bâlî-zâde Hasan Bey, Midilli’ye gelişinde; câmi, dergâh ve pekçok odalar ve yemekhâneden meydana gelen bir külliye yaptırdı. Burayı Abdülehad Efendi ve ondan sonra gelecek talebelerine tahsîs etti.

Zamânın şeyhülislâmı Yahyâ Efendi, Midilli’de Abdülehad Efendinin verdiği vâzları, dersleri ve hizmetleri çok beğenerek, kalbten bir sevgi beslemeye başladı. Bir gün Abdülmecîd Sivâsî’nin ziyâretine giden Yahyâ Efendi ona; "Abdülehad Çelebi’yi dâvet edin de, mehmed Ağa dergâhını ona verelim. İnşâAllah o, İstanbul’da vâzları ve halkı doğru yola götürmesi ile, zamânının bir tânesi olacaktır." dedi. Abdülmecîd Sivâsî bu teklifi kabûl etti. Bir mektup yazıp, Abdülehad Efendiyi çağırınca, derhal İstanbul’a geldi. Doğruca dayısı ve hocası Abdülmecîd Sivâsî’nin huzûruna girdi. Dayısı; "Oğul, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi seni ister. Varın ziyâret edin. Murâd-ı şerîfleri nedir? Bir görün." buyurdu. Yahyâ Efendinin huzûruna varınca, Şeyhülislâm; "Abdülehad Çelebi! Sana merhûm Mehmed Ağa dergâhını verdik. Burası şerefli bir dergâhtır." dedi. Abdülehad Efendi, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin bu teklifini kabûl etti ve duâ buyurdu. Oradan ayrılıp, hocası Abdülmecîd Sivâsî’nin yanına gitti ve durumu arz etti. Dayısı da; "Allah mübârek eylesin. Midilli’yi, feth ile gönülleri ihyâ ettin. İnşâAllah İstanbul’da da çok kimsenin ebedî saâdetine vesîle olursun. Hiç durma, yerine bir talebeni tâyin edip, vâlideni ve talebelerinden gelmek isteyenleri alıp gel! Dergâhında talebelerini terbiye ile meşgûl ol." dedi. Abdülehad dayısı ve hocası Sivâsî’nin emrine uyup, talebelerinden fıkıh ve tasavvuf yolunu iyi bilen, Alîmî Efendiyi yerine bıraktı. Vâlidesini ve talebelerinden birkaçını alıp, İstanbul’daki Mehmed Ağa dergâhına yerleşti. Burada yirmisekiz sene vâz ve nasîhatla meşgûl oldu. 1635 senesi Rabî’ul-âhir ayından îtibâren; Ayasofya, Fâtih ve Sultan Ahmed câmilerinde vâz vermeye başladı.

Abdülehad Efendi, cumâ günü hangi mevzûda vâz verecekse, onunla alâkalı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin meâllerini güzelce beyân eder, ayrıca mevzû ile alâkalı bir hikâye anlatır, söylenmesi lâzım olan hususları söyleyerek, faydalı nasîhatler yapardı. Müşkilleri ve suâlleri olanlar, vâzdan sonra, anlayamadıkları yerleri sorarlar, o da cevap verirdi. Bir gün Sultanahmed Câmiinde vâz verirken şu şiiri söyledi:

Semâdan sırr-ı tevhîdi duyan, gelsin bu meydâna.
Derûn içre bugün, Allah diyen gelsin bu meydâna

Duyanlar sırr-ı Settârı, görenler nûr-i Gaffârı
Cihânda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâna

Sezâdır ehl-i irfâna getirsin cânı meydâna
Fedâ kılmaya ol cânı duyan gelsin bu meydâna

Gönül maksûdunu buldu, cihan envâr ile doldu.
Bugün iklim-i oldu, duyan gelsin bu meydâna

Süleymâniye Câmiinde vâz ettiği bir gün, kürsüye bir kâğıt kondu. Vâzdan sonra, bu şekilde konan kâğıtları okurlardı. Kâğıdı okuyunca; "Sizin gavs olduğunuz söyleniyor. Gavs olan, Allahü teâlânın izni ile istediğini yaparmış. Eğer gavs iseniz, beni bu mecliste öldürün bakalım." yazıyordu.

Abdülehad Efendi bu yazıyı okuyunca; "Taassub insanı nelere götürürmüş. SübhânAllah, biz âciz ve fakîr bir kuluz. Halk bizi gavs ve kutb bilir. Hak teâlâ onları tasdik eyleye. Kutb olanlar nefis ehli olanlar gibi, ben bunu yapamaz mıyım diye elinden geleni yapmaya kalkışmaz. Onlara sıkıntı ve cefâ verilse bile onlar affederler. Onun için yüksek mertebelere eriştiler. Fakat evliyâ, kınından çekilmiş bir kılıçtır. Bir kimse kendini kılıca vursa, kabahat kılıcın mıdır, yoksa kendini kılıca vuranın mı?" buyurduklarında, câminin içinde; "Aman, eyvah, eyvah." diye bir çığlık koptu. O kâğıdı yazan kişi o anda vefât etti.

Kudüs ve Kâhire’de kâdılık yapmış olan İsmâilzâde Efendi, Abdülehad Efendinin dergâhına yakın bir yerde oturuyordu. Abdülehad Efendiye gider gelirdi. Yine bir gün dergâha acele ile gelerek; "Efendim! Mâlumunuz, bir oğlumuz kaldı. O da tâûn hastalığına yakalandı. Ölmek üzeredir. Duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim." dedi. Abdülehad Efendinin, yapacak bir şeyi olmadığını bildirmesi üzerine, Kâdı İsmâilzâde Efendi; "Sizden murâdım nâil olmadıkça, buradan ayrılmam mümkün değildir." diye ısrar etti. Duâ ve himmet etmeleri için çok yalvardı. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; "Bakalım Hak teâlâdan ne işâret buyurulur?" deyip dışarı çıktı. İki rekat namaz kılıp murâkabeye vardı. Bir müddet o hâlde kaldı. Sonra bulunduğu yerden çıkıp; "İsmâil Efendi, oğlun tâûndan kurtuldu. Sıhhate kavuştu. Elbisesini giymiş bir hâlde odasında dolaşmaktadır." diye müjde verdi. Buna çok sevinen İsmâil Efendi, Allahü teâlâya hamd ve senâda bulunup, Abdülehad Nûrî’ye çok teşekkür etti. Evine vardığında oğlunu, Abdülehad Nûrî Efendinin haber verdiği şekilde, odada elbisesini giymiş ve dolaşır buldu.

Abdülehad Nûrî Efendi’ye; "Sultânım, böyle bir hastanın şifâya kavuşmasına vesîle olmak büyük bir iş, güç ve kuvvettir." denildiğinde şöyle cevap verdi:

Evet öyledir. Fakat Allahü teâlânın dilediği şey elbette olur. Allahü teâlâya, bu hastalığı o çocuktan defetmesi için teveccüh edip yalvardığım zaman, tâûn askerinden ellerinde bir defter ile dört kimse göründü. "Siz Kutbu âzam, gavs-ı âlem ve Allahü teâlânın sevdiği bir kul olduğunuz hâlde, niçin Allahü teâlânın kazâ ve kaderine karşı gelirsiniz. Bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefâtı yazılı olan kimsenin yaşamasını niçin istersiniz?" dediklerinde, onlara; "Benim Allahü teâlâya teveccüh etmem, yalvarıp yakarmam da, Allahü teâlânın rızâsı, kazâ ve kaderi ile değil midir?" dedim. O dört şahıs susarak kaybolup gitti.

Vezirlerden birisi, Abdülehad Efendiye bir kese altın hediye gönderdi. Sonradan o vezir, Abdülehad Efendinin sohbetinde bulunduğu bir gün; "Bu derece hediyede bulunmak herkesin kârı değildir." mânâsında sözler sarf ederek övündü ve yaptığı iyiliği başa kakar bir duruma düştü. Bunun üzerine Ebdülehad Efendi; "Behey Paşa! Fakîrlerin ve halkın gözü, ciğeri ve kanı ile bana minnet mi edersin?" dedi. Ellerini yanlarında bulundurdukları keseye soktuğunda kesedeki altınlar herkesin gözü önünde kan olup ortaya doğru akmaya başladı. Bu durumu gören paşa hemen tövbe ederek, Abdülehad Efendiden af diledi.

Abdülehad Efendinin, doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile bilinen ve kâdılık yapan bir talebesi vardı. Çoluk-çocuğunu bir gemiye bindirerek, kâdı tâyin olduğu yere gidiyordu. Bir ara büyük bir fırtına çıktı. Geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. Gemide bulunanların hayattan ümitlerini kestikleri, ağlayarak Kelime-i şehâdet getirdikleri ve Allahü teâlânın rahmetini diledikleri bir sırada, Allahü teâlânın izni ile Abdülehad Nûrî Efendi onlara göründü. "Niçin feryâd edersiniz? Deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir memurdur." buyurup, denize; "Ey deniz! Allahü teâlânın izni ile sâkin ol!" dediğinde deniz sâkinleşerek durulup gitti. Bunu görenler Allahü teâlâya hamd ü senâda bulundular.

Körükçüzâde Efendi isminde bir âlim, bir gün SüleymâniyeCâmiinde vâz eder, altı gün de umûmi ders verirdi. Abdülehad Nûrî Efendiye ve talebelerine gerek vâzında, gerekse derslerinde dil uzatır, aleyhinde konuşurdu. Abdülehad Efendinin halîfeleri ve talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler, onu hocalarına şikâyet edip, vâzına ve derslerine mâni olmasını istediler. Abdülehad Efendi de onlara; "Birkaç gün tahammül edin. Onun bizi inkârı ve düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. Bizim talebelerimiz arasına girecek. Vefâtımızdan sonra otuz sene tasavvuf yolunun doğruluğunu müdâfaa edecek." dedi.

Çok geçmeden bir gün, Abdülehad Efendi talebeleri ile berâber sohbet ederken; "İşte dostunuz Körükçüzâde Efendi geliyor." dedi. Herkes hayretle onun gelişini bekledi. Ansızın huzûra girdi. Abdülehad Efendinin ellerine kapandı. Hıçkırarak ağladı. Abdülehad Efendi; "Gördüğünüz rüyâdan haberimiz var. Murâdınız ne ise onu söyleyin." dedi. Körükçüzâde Efendi; "Saâdetli Sultânım! Bu köleniz kırk seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. Bütün vakitlerim ders okutmak, vâz vermek, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesi ile amel etmekle geçtiği hâlde, niçin rüyâmda Resûlullah efendimizin mübârek cemâlini göremediğimi, yüksek ve bereketli sohbetleri ile şereflenemediğimi, niçin mahrûm olduğumu düşünerek uykuya daldım. Gördüğüm rüyâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu anladım. Aman ne olur, benim bu derdime derman olun." diye ağlayıp inledi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi, onun kulağına bir şeyler söyledi. Körükçüzâde Efendi kalkıp gitti. O gün öğleden sonra tekrar gelip ağlayarak; "Bu ne büyüklüktür ki, kırk yıldır ilim ve amel ile, nefsi ıslâh ve takvâ ile müşerref olamadım. Fakat sizin bir himmet ve işâretiniz ile, o Sultân-ı enbiyânın mübârek cemâlini görmekle şereflendim." deyip Abdülehad Efendi’ye talebe oldu. Şiir:

Mürşid-i kâmil, mürîdi, evvel ehl-i hâl ider,
Sonra, Fahr-i kâinâtın bezmine idhâl ider,

Nice yıllar sa’y ile eremediği menzillere,
Bir nefesle mürşid-i kâmil onu îsâl ider.

Abdülehad Efendinin halîfelerinden birisi şöyle anlatır:

Pâdişâh beni Dâvûdpaşa Câmiinde vâz etmem için dâvet etmişlerdi. Câmiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi. Kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. Yakın olduğu hâlde önümdeki yazıyı okuyacak hâlim kalmamıştı. Bu durumdan kurtulmak için Abdülehad Efendinin rûhâniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi. Abdülehad Efendinin rûhâniyetine kalpten teveccüh ettiğimde o anda görünüp, sanki bana; "Nedir bu perişanlık, yapacağın vâz, uzun zamandan beri yaptığın vâzlar değil midir?" buyuruyordu. O sırada bende, tam bir rahatlık ve zindelik meydana geldi. Öyle bir vâz ettim ki, beni tanıyanlar; "Hayâtımızda böyle bir vâz dinlemedik." dediler.

Talebelerinden Karabaş Mahmûd Efendi şöyle anlatır:

Abdülehad Efendi, bu fakîri Ankara’ya gönderdikten bir müddet sonra, İstanbul’a dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’a gittim, bir müddet hizmetlerinde bulundum. Sonra çoluk-çocuğumu İstanbul’a getirmemi emrettiler. Bir kese akçe harçlık verip; "Sakın sayma, bu size ömrünüzün sonuna kadar yeter." buyurdular. Üç akçe ile çoluk-çocuğumu İstanbul’a naklettim. Yedi sene o akçeler ile geçimimi sağladım, hiç eksilmediler. İçimden dâimâ, akçeleri saymak geçerdi. Fakat sabredip saymazdım. Akçeleri sayma arzusu bir gün bana gâlip geldi ve saydım. Beşyüz akçe vardı. Bir kaç gün geçmeden eksilmeye başladı ve sonunda bitti.

Kastamonulu Şâbân Efendinin talebelerinden Üsküdarlı Karabaş Ali Efendi şöyle anlatır:

1647 senesinde İstanbul’a gittim. Abdülehad Efendi o zaman Bâyezîd Câmiinde ders veriyordu. Bir vâzında bulundum. Vâzdan sonra herkes elini öptü. Ben, kimse kalmayınca elini öptüm. Geceleyin gördüğüm bir rüyânın tâbirini soracağım sırada; "Ali Efendi! dergâha gelin." buyurdular. Üç ay geçtikten sonra, bir gece dergâhlarındaki sohbette hazır bulundum. Mübârek ellerini öpeyim diye yanlarına vardım. Âdet-i şerîfleri olarak gözlerini açmazlarmış. Fakat ben huzûrlarına varınca, gözlerini açtılar; "Ali Efendi! Ne garip, geç geldiniz!" buyurduktan sonra rüyâmı anlatmadan tâbir ettiler ve; "Yirmi sene sonra İstanbul’a gelirsiniz, Üsküdar’da ikâmet ediniz. Dergâhınız Üsküdar’dadır." buyurdular. Aynen Abdülehad Efendinin dediği gibi oldu.

Abdülehad Efendi 1650 senesinde, talebeleri ile Rumelihisârı’na gitmişti. Orada birkaç gün kalmışlardı. Bir ara sohbet ederken orada bulunanlardan biri; "Efendim! Evliyâullah, Allahü teâlânın izni ile toprağı altın yapar. Sizden böyle şey isterim." dedi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi besmele çekip yerden bir avuç toprak aldı ve dervişin avucuna döktü. Dervişin avucunda birkaç adet hâlis altın meydana geldi. Bir tânesi yere düştü. Ali dede isminde bir talebe o altını alıp, koynuna koydu. Teberrüken o altını muhâfaza etti. Vefâtına yakın, o altını ne yaptığı sorulunca; "Onu canım gibi muhâfaza ediyorum. Efendimin yâdigârıdır. Bu kadar zengin olmama bu altın vesîle oldu." dedi.

Abdülehad Efendi, Kandilli taraflarında bir yere talebeleri ile berâber gitmişti. Orada talebeler denize girmek için izin istediler. Abdülehad Efendi de izin verdi. Herkes denize girdi. Fakat talebelerden birisi denize girmemişti. Abdülehad Efendi o talebeye niçin denize girmediğini sorunca; "Efendim! Vücûdum zayıftır. Soğuk suya tahammülü yoktur." diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; "Deniz suyu hamam suyu gibi sıcak olabilir. Hem sıhhat ve kuvvete vesîle olur." buyurdular. Emre uyarak denize girdi. Deniz suyunun, hamam suyu gibi sıcak olduğunu gördü.

Abdülehad Efendiye bağlı en samîmi talebelerinden olan Hassa-ı Hümâyûndan Gürcübaşı Mûsâ Ağa şöyle anlattı:

Abdülehad Efendi hiç sebep yokken ve bir münâsebet de geçmeden bana; "Mûsâ Ağa! Mısır’dan dönüşte, kalyona binmeyip, sayıkaya veya firkateyne bininiz." buyurdu. Buna çok taaccüb ettim. Çünkü, Mısır’a gitmek hiç hatırımdan geçmemişti. Fakat Abdülehad Efendinin bunu söylemekten bir murâdları olmalı deyip, merakla bekliyordum. Bu sözün mânâsını bir türlü anlayamıyordum.

Abdülehad Efendinin vefâtlarından birkaç sene sonra Mısır’a gitmem icâb etti. Mısır’a gittim. Dönüşte yol arkadaşım Hacı Hasan ile, eşyâlarımı İskenderiye’ye gönderdim. Hacı Hasan İskenderiye’ye vardığında eşyâlarımı hazır bir kalyona yüklemiş. Oraya varıp, eşyâlarımın kalyona yüklenmiş olduğunu görünce, Abdülehad Efendinin bana yaptığı tenbihler hatırıma geldi. Bu yüzden eşyâlarımı o kalyonla götürmemek için çok gayret ettim. Fakat bütün gayretlerim boşa çıktı. Bunun üzerine kazâya rızâ gösterip, Allahü teâlâya tevekkül ederek kalyonla yola çıktık. Yelkenler açıldı, uygun bir rüzgâr ile bir gün bir gece yol aldık. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Çok tehlikeli durumlarda karşı karşıya kaldık. Bir sâhile yanaşmak imkânı yoktu. Kalyon su almaya başladı. Suyu tulumbalarla dışarıya atmak mümkün olmadı. Yetmiş kadar kişi, kurtulmak için sandallarla denize indiler. Fakat alabora oldular. Kayıktakiler yardım çığlıkları ile bağırıyorlardı. Kalyon da batmak üzereydi ki, Abdülehad Efendi denizin üzerinde görünüp; "Korkma, kurtulacaksın." dedi. Benden başka üç kişiye de böyle göründü. İki gün iki gece deniz üzerinde hocamın rûhâniyeti bizimle berâber bulundu ve bizi teselli etti. Bu şekilde Suriye’nin Trablus’una ulaştık. Bu sırada Abdülehad Efendi; "Mûsâ Ağa, bundan sonrası selâmettir." deyip kayboldu. Fakat yanımızda hiç harçlığımız yoktu. Bu sırada tanıdıklarımızdan birisi hâlimizi öğrenip, İstanbul’a gittiğimizde ödemek üzere, bize harçlık ve elbise verdi. Hattâ bir müddet evinde misâfir etti. Böylece Abdülehad Efendinin kerâmetleri ile memleketimize ulaştık.

Muhammed Nâzır Efendi şöyle anlatır:

Rüyamda büyük bir sahradaydım. Büyük bir ağacın etrâfında yedi kişi oturmuştu. Önlerinde birer tane buğday döğecek tokmak vardı. İçlerinden birisi, beni öldürmek kastıyla; "Azîz’in mezrâsında ne gezersin?" diyerek üzerime hücum etti. Ben de ondan kendimi kurtarmak için; "Ben, Azîz’in talebelerindenim." dedim. O sırada uyandım. Hemen rüyâmı tâbir etsin diye, Abdülehad Efendinin yanına gittim. Huzûruna varınca; "Hoş geldin Efendi. Rüyândakiler bizim hizmetçilerimizdir. Kılıçları ve diğer silâhları mükemmeldir. Size tokmak ile görünmeleri merhametlerindendir." buyurdu. Bu kerâmetini görünce, bütün varlığım ile ona bağlandım.

Meşhûr talebelerinden Karabâşî Hacı Sâdık Efendi şöyle anlattı:

Hacca giderken, korkulu ve kimsesiz yerlerde, Abdülehad Efendiyi bizzat bu gözlerim ile görürdüm. Kendi kendime, ona olan fazla sevgimden dolayı onu gördüğümü, bir hayal olduğunu düşündüm. Fakat Mekke-i mükerremeye vardığımda, tavâf ederken hocamı yanımda gördüm. Hattâ bana selâm verdi. Ben de elini öptüm. Sonra kayboldu. Ben tavâfımı bitirdiğimde, hocam Makâm-ı İbrâhim denilen yerden ayrılıyordu. Bana; "Ey Sâdık Dede! Arafat’ta görüşürüz." deyip tekrar kayboldu. Arafat’ta, hocam Abdülehad Efendi ile birlikte vakfeye durduk. Sonra bana vedâ ederek ayrıldı.

Abdülehad Nûrî Efendi, bir vâz esnâsında, vefâtının yaklaştığına işâret etti. 1650 senesinde bütün derslerine son vererek vâz verme işini de talebelerine bıraktı. Kendisini tamâmen ibâdet ve tâata verdi. Aynı senenin Muharrem ayının sonunda biraz rahatsız oldu. Hastalıkları artınca, Sultan Dördüncü Mehmed Han, Vâlide Sultan, vezîr-i âzam, şeyhülislâm ve diğer sevenleri tarafından gönderilen tabibler bir olup, ilaç vermek istediler, fakat kabûl etmedi. Zamânın LokmanHekîmi diye meşhûr olan Fergânîzâde Süleymân Ağa; "Sultânım, ilâcı bıraktık. Bâri mübârek, başınıza sarığınızı giyin. İnşâAllah ilâca muhtaç olmazsınız." deyince,Abdülehad Efendi; "Süleymân Ağa! Siz bizim ahvâlimize vâkıfsınız. Biz dâvet olunduk. Bizi bekliyorlar. Biz âlemlerin Rabbinin huzûrunu tercih ettik." dedi. Hastalığının yedinci günü ikindi vakti vefât etti. Gaslini, dergâhının câmi imâmı TatarAli Efendi yaptı. AliEfendi ne tarafa çevirmek istediyse Abdülehad Efendinin bedeni kendiliğinden o tarafa döndü.

Abdülehad Nûrî Efendinin dünyâya hiç rağbet etmediğine dâir bir kasidesindeki beytler şöyledir:

Fakr ile fahra (övünmeye) vâris olduk
Zenginliğin son derecesine mâlikiz biz

Fâniyi (gelip geçeni) bekâya verdik elhak
Bâkî’de bekâya mâlikiz biz.

Abdülehad Efendi buyurdu ki:

"Talebeyi celâl ve kahr ile terbiye, talebenin kemâline sebeptir. Fakat her talebenin buna tahammülü olmadığından, nasîbsiz kalmasınlar diye lütf ve cemâl ile terbiye ederiz. Çoğunlukla talebe, istidat ve kâbiliyetine göre terbiye olunur."

"Kelime-i tevhîdle Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah diyerek kudret miktarınca meşgûl olmak lâzımdır."

"İki kalbin yok ki, biri ile Allahü teâlâya, diğeri ile Allahü teâlâdan başkalarına yönelesin."

"İlimde mâhir, dînî meselelere gereği gibi vâkıf olmayan, fakat âlim sıfatını taşıyan câhil; Ehl-i sünnet vel cemâat îtikâdı ile diğer dalâlet ve bozuk îtikâdları birbirinden ayırmaya gücü yetmeyen, ihtilaflı meselelerin sâdece bir tarafını bilip, diğer tarafından haberi olmayan ve yanlış düşüncesinde direten, ilmi ile amel etmiyen münâfık sıfatlı kimseler, âhireti taleb edenleri bid’at ve dalâlete düşürerek dinden ederler. Onun için; Allahü teâlânın emirlerine uyan, yaratıklarına şefkat eden, sırf Allah için doğru yolu gösteren mürşid-i kâmillere uyup, nâkıs olanlardan çok sakınmalıdır."

Abdülehad Nûrî Efendinin yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır:

1) Şerhu Erbeîniyyât, 2) Riyâz-ül-Ezkâr, 3) Te’dib-ül Mütemerridîn, 4) Risâlet-ün fî Hayât-il Hızır ve İlyas, 5) Risâlet-ün fî Tevfîkı Tearrüd-ül Âyât, 6) Risâletü’n Meret-ül-Vücûdî fil Merâtib-il-Külliyeti vel Hazırât, 7) Risâlet-ün fî Nef’i Mesâi’l-Ahyâi lil-Emvât.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.357
2) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.51
3) Hediyyet-ül-İhvân; vr.73
4) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.5, s.66
5) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.93
6) Hülâsât-ül Eser; c.2, s.269
7) Vekâyi-ül-Füdelâ; c.1, s.547
8) Sicilli Osmânî; c.3 s.204

Kaynak

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 13 Aralik 2011 saat 4:34PM - Kayıtlı IP
İzle Hayyalel Cihad's Özellikler Diğer mesajlarını ara: Hayyalel Cihad
Mesaj İhbar!  
Alıntı  Hayyalel Cihad 

Hayyalel Cihad

Simgem
YüzBaşı
YüzBaşı
 
16 Ekim 2010
1050   Mesaj


Aktiflik
Seviye
Deneyim



HASAN-I BASRÎ

Tâbiînin büyüklerinden. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessir.

Adi, Ebû Sâid el-Hasan b. Ebi’l-Hasan Yesâr el-Basrîdir. Babasi Yesâr, Irak’in bir kasabasi olan Meysânlidir. Yesâr, Meysan’in fethedilmesi sirasinda esir düsmüs ve buradan efendisinin kendisini âzâd ettigi, daha sonra da Hasan-i Basrî’nin annesi Hayrâ ile evlendigi Medine’ye götürülmüstür. iste, Hasan-i Basrî, burada Hazreti Ömer’in halifeliginin son ikinci yili olan Hicrî 21 senesinde dogmustur (21/641).

Annesi Hayrâ, Peygamberimizin hanimi Ümmü Seleme’ye hizmette bulunmustur. Bu arada, Ümmü Seleme’nin Hasan’i emzirdigi ve ondaki hikmet ve belâgatin bundan dolayi oldugu söylenir. Ayrica, Ümmü Seleme’nin, kendisini Ömer’e götürdügü ve onun için söyle dua ettigi de rivâyetler arasindadir; "Yâ Rabbi, onu dinde fakîh kil ve insanlara sevdir (Ibn Sa’d, Tabakât, VII/I, 114).

Hasan, Vâdi’l-Kurâ’da büyümüs ve çocuklugu orada geçmistir. Gençliginde Dogu iran’in fethine (43/663) katilmis, bundan kisa bir müddet sonra, Horasan vâlisi Rebi’ b. Ziyâd’in kâtipliginde bulunmustur. Bundan sonraki hayatinin geri kalanini çogunlukla Basra’da geçirmistir. En son vefât edenleriyle birlikte üç yüz sahâbe ile görüstügü rivâyet edilir. Bu bakimdan tâbiînin önde gelenlerinden olup ilim ve fazileti, zühd ve takvâsi ile meshurdur. Ebû Tâlib Mekkî, Hasani Basrî’nin tasavvuf yolunda imamlari oldugunu söylemistir. Enes b. Mâlik, kendisine bir mesele soruldugunda, onun Hasan-i Basrî’ye de sorulmasini, onun derin ilim sahibi oldugunu söylerdi (Ibni Sa’d, a.g.e., s. 128).

Insanda bir irade hürriyetinin mevcudiyetini, buna bagli olarak da hayir ve serrin islenmesinde kisinin tamamen hür oldugunu kabul eden zühd ve takvâ önderi Hasan-i Basrî, persembe aksami vefat etmis ve cuma günü defnedilmistir (110/728). Halkin cenazesine katilmasi muhtesem olmus ve rivâyete göre o gün camide ikindi namazi kilinamamistir (Osman Karadeniz, Hasan el-Basrî ve Kelâmî Görüsleri, D.E. Ü.ilâhiyet Fak. Dergisi, II, izmir- 1985).

Hasan-i Basrî’nin çesitli konulardaki görüslerini söylece özetleyebiliriz:

Hasan-i Basrî, "Allah, mahlûkati ve tabiati yaratti. Hersey yaratilisina uygun olarak hareket eder" demekle kadere inancini açiklayip, Kaderiyye gibi düsünmedigini belirtir ve günâhkâr mü’minin, münâfik oldugunu söyler.

Ibâdet hayatinda bütün kaide ve emirlerin siki sikiya tatbik edilmesini ister. Nifak ve riyâya siddetle düsman olup, amelde ihlâsin bulunmasi gerektigini söyler. "Biz insanin dindarligini sözleriyle degil, fiiliyatiyla anlariz" diyerek de uygulamaya önem verdigini belirtir.

O’nu da "eski"ye özlem içinde görmekteyiz. "Eskiden dünya ehli fânî mallarini, ilimleri için âlimlere sarfediyorlardi. Bugün âlimler, ilimlerini ehl-i dünyanin menfaati, onlarin fânî mallari için kullaniyorlar. Dünya ehli mallariyla, alimlerden yüz çevirdi ve onlarin ilimlerinden mahrum kaldi. Çünkü alimlerin verdigi hükümlerde talihsiz sonlarini gördüler" der.

Gerçek fakîhin, takvâ sahibi oldugunu, kimseden himmet beklemedigini, kimseye hakaret nazariyla bakmadigini, ilmine karsilik bir dal bile beklemedigini, çesitli sözlerinde belirtmektedir.

Hasan-i Basrî, sûf giyenleri tenkid eden bir sûfî olup, Basra’dakilerin ilki degildir. O’nun zühd anlayisi, tefekkür, nefs muhasebesi, dünyadan uzaklasma ve Allah askina dayanmaktadir. "Tefekkür, sana iyi ve kötü fiillerini gösteren bir aynadir";

"Mü’min, daima nefsinin hâkimidir. Onu Allah için inceler. Dünyada nefsini murâkabe edenlerin hesabi, âhirette kolay olacaktir. Kendilerini murâkabe ve muhâsebe etmeyenlerin hesabi da zor olacaktir" dedigi bilinmektedir.

O, karsisindakileri egitmek için sorular sorar, gerçekleri bizzat kendilerinin bulmasini isterdi. Çünkü kisilerin yalniz ölüp, yalniz gömüleceklerini, yalniz dirilip, yalniz baslarina hesap vereceklerini beyanla herkesin kendisine dönmesinin önemine isaret ederdi. Ona göre, düsüncesini âhiret üzerine yogunlastiranlarin, dünyadan ve fânî seylerden sevgisini kesmeleri ve her iste Hazret-i Peygamber’in yolunu izlemeleri sarttir.

Hasan-i Basrî, hüzünlü olmayi kendine siâr edinen bir sûfi olarak temayüz etmistir. Dünyadan kaçis, zâhidâne bir hayat, nefsinden hiçbir zaman emin olmama, iste bunlarin hepsi, O’ndan hükmün kaynagini teskil etmektedir. Hüznü savunan bir sözünde "uzun hüzün, iyi amellerin kaynagidir" demektedir" "Yaptiklarinin cezasi olarak, bundan böyle az gülsünler, çok aglasinlar" (et-Tevbe, 9/82) âyetinin isaret ettigi emir çerçevesinde fazla gülmemeyi ögütler, fazla gülmenin kalbi öldürdügünü söylerdi. Kisi bir bütün olarak Kur’ân-i Kerîm’e uygun hareket ederken, en küçük kötülükten çekinir, her konuda çok titiz olursa o, verâ sahibi olmus olur. Bunu, Hasan-i Basrî’de su ifadelerle billurlasmis görüyoruz.

"Amellerine bak, onlari incele. Çünkü birbirinden kesin sinirlarla ayrilan hayir ve ser tartilacak. En küçük bir hayiri degersiz bulma, âhirette o sana fayda verecek. En küçük bir kötülügü zararsiz sayma, ahirette aleyhinde olacaktir." Hasan-i Basrî’de Allah aski (muhabbettullah) zirvededir. Bunu, hadîsi kudsîden aldigi güçle saglamistir. "Bana, kendilerine farz kildigim seyleri edâ ettigi gibisi ile yaklasani yoktur. Eger kul, bana nâfile ibadetlerle yaklasirsa ben onu severim. Ben onu sevince de, onun kulagi, gözü, eli, dili ve ayagi olurum. Benimle duyar, benimle görür, benimle konusur, benimle tutar ve benimle yürür" (Buhârî, Rikak, 38). O’na göre Allah aski manevî hayatin en yüksek noktasidir. Çünkü bu ask, Allah’a dogru yükselisin meyvesidir.

Cennette Allah’in zâtinin ihatasiz olarak görülebilecegini kabul eder. iyiligi emir kötülügü nehyetmek kurali, O’nun hareket noktasini olusturmaktadir.

Tefsîr ve hadîste tenkid edici fakat gerçekçi bir görüse sahiptir. Müslümanlarin ibâdetlerinde mevcûd Israiliyyat’i biliyor ve onlari bu yanlis inançlardan kurtarmak için, korkusuzca mücâdelesini sürdürüyordu. Bunun yaninda isyan etmeden, halifelere bile açikça hatalarini söylemekle, cesaret örnegini göstermistir. Haccâc b. Yûsuf’un zulmüne karsi, ona kafa tutmustiir. Rûhu sâd olsun... (Hayranî Altintas, Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi, ilâhiyet Fakültesi,1986, s. 61-65).

Hasan Fehmi KUMANLIOGLU

___________________________________________
Bir Sevda Uğruna Düştük Yola...
                                               *
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 15 Aralik 2011 saat 2:45PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim

Hz.Abdülehad Serhendi

Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Saîd Fârûkî’nin beşinci oğludur. "Hazret-i Vahdet" lakabıyla, kardeşleri arasında da "Hazret-i Meyân Gül" ismiyle meşhûr olmuştur. 1635 (H.1045) senesinde Serhend’de doğdu, 1710 (H.1122) senesinde vefât etti.

Âlim ve evliyâ bir âileden gelen Abdülehad Serhendî önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesinde ve sohbetinde bulunup mânevî feyzlerine kavuştu. Sonra amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî’nin ilim meclisinde ve sohbetinde bulunarak zâhirî ilimlerde ve tasavvufta pek yüksek derecelere kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi ilimlerde ve fen ilimlerinde büyük âlim oldu.

Amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri Abdülehad Serhendî’nin tasavvuf yolunda daha yüksek derecelere kavuşması için ona kırk defâ teveccühde yâni mânevî olarak çok yardımda bulunacağına söz verdi. Muhammed Ma’sûm hazretleri otuz dört defâ teveccüh ettikten sonra vefât etti. Yeğeni Abdülehad ise, her gün amcasının kabrine gitti. Amcası, Abdülehad’ın her gelişinde Allahü teâlânın izni ile kabirden kalkarak yeğenine teveccühde bulundu ve onun yüksek mânevî derecelere kavuşması için yardımcı oldu. Yaptıklarını da bir kâğıda yazıp, onun eline verdi. Bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. Abdülehad Serhendî hâdiseyi Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. Onlar babalarının bizzât kendi el yazısını görünce; "Bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur." dediler.

Zâhirî ilimlerde ve tasavvufta yüksek derece sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri iki defâ hacca gitti. Birinci gidişinde babası Muhammed Saîd Fârûkî ve amcası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî ile berâber bulundu. Bu gidişinde on sekiz yaşında idi. Sevgili Peygamberimizin sallAllahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîflerini de ziyâret eden Abdülehad Serhendî hazretleri Peygamber efendimizin husûsî iltifâtlarına kavuştu. Kabr-i seâdeti ziyâret ederken mazhar olduğu iltifâtlardan birisini şöyle nakletti:

Peygamber efendimizin kabr-i seâdetlerini edeple ziyâret ediyordum. Üzerime güzel bir hil’at yâni elbise giydirildi ve; "Seni kardeşin ile kuvvetlendireceğiz." buyruldu.

Hac ibâdetini yapıp döndükten sonra babasının ve amcasının hizmetine devâm etti. Önce amcasının ve sonra da babasının vefâtı üzerine babasının yerine geçip talebelerine ders verdi. Bereketli sohbetleriyle onların tasavvuf yolunda ilerlemelerine vesîle oldu.

İlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri sohbetleri sırasında talebelerine buyurdu ki:

Bize ve size lâzım olan; İslâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere istikâmette olmaktır. Bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. Büyüklerden biri talebelerinden birine, vazîfe verip gönderirken buyurdu ki: "Allahlık ve peygamberlik dâvâsında bulunma!" Talebe; "Bundan Allah’a sığınırım." deyince, o büyük buyurdu ki: "Ben ne istersem, o olsun demek Allahlık, beni inkâr eden, kabûl etmeyen kâfirdir demek, peygamberlik iddiâ etmektir."

Kardeşine yaptığı nasîhatte de buyurdu ki:

"Ey can kardeşim! Bu dünyâ amel yeridir. Karşılık yeri âhirettir. Ameli, işi bitirmeden ücret, karşılık istemek yersizdir. İş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacaktır."

Kötü ve zararlı kimselerle berâber bulunmanın mahzurları ile şüphelilerden sakınmak hususunda da:

"Zararlı kimselerin sohbetinden, arkadaşlığından, şüpheli yiyeceklerden ve çeşitli şeyleri istemek arzularından sakınınız. Bu üç kelimenin bildirdiği mânâları iyi düşününüz." buyurdu.

Talebelerinden birisi kendisi için nasîhat isteyince ona hitâben buyurdu ki:

"Azîzim, nasîhatimi can kulağı ile dinle! Allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. Her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. O hâlde bilerek, anlayarak söyle. Bilerek anlayarak dinle. Bilerek anlayarak iş yap. Bunu bilerek dur. Bunu bilerek yürü. Kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. Birkaç gece rahatsız ol da, sonsuz râhata kavuş."

"İyi ameli sonraya bırakıp tehir edenler helâk oldular. Sen dersin ki, yarın yaparım. Ya yarına kavuşamazsan! Yâhut kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. O zaman çok pişmân olursun."

Beyt:
Çalış, ibâdet et, bırak emeli,
Son nefese kadar bırakma ameli.

İnsan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. Allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. Hareketlerinden, hareketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. İşin esâsını düşünmelidir. Şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine titreyeceksin. Ne zamâna kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın."

Ömrünü İslâmiyet’i öğrenmek, öğretmek ve kıymetli eserler yazmakla geçiren Abdülehad Serhendî hazretleri 1710 (H.1122) senesinde Serhend’de vefât etti. Orada defn edildi.

Sohbetlerinde birçok âlim ve evliyâ yetiştiren Abdülehad Serhendî hazretleri birçok kitap yazdı. Babasının güzel ahlâkını ve yüksek hâllerini Letâif-i Medîne adlı bir kitapta topladı. Öteki eserlerinden bâzıları şunlardır:
1) Beydâvî Tefsî’rinin bâzı kısımlarına yazdığı hâşiyeler. 2) Mevedde. 3) Menşûr-üd-Dürer fî Fedâil-is-Suver. 4) Sehâif-i Tis’a, 5) Bürhân-ı Celî, 6) Bedâyi-üş-Şerâî, 7) Cennât-ı Semâniyye, 8) Sebîl-ür-Reşâd, 9) Esrâr-ül-Cumâ, 10) Risâle-i Men’i Sebâbe, 11) Şevâhid-üt-Tecdîd, 12) Hayr-ül-Kelâm, 13) Münâcât-ı Kebîr, 14) Münâcât-ı Sagîr, 15) Kısâs ber-Hak, 16) Neşr-ül-Itr, 17) Şerh-i Kelime-i Tesbîh, 18) Şerh-i Kelime-i Tehlîl, 19) Şerh-i Mektûbât-ı Müceddîdî, 20) Ensâr-ül-Fakr.

1) Gülşen-i Vahdet Mukaddimesi
2) Umdet-ül-Makâmât; s.243
3) Persian Literature; c.2, s.1257
4) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.662
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.258
6) İslâm MeşhûrlarıAnsiklopedisi; c.1, s.26
7) Muhammed Ma’sûm Fârûkî; s.249

kaynak

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 04 Subat 2012 saat 9:30PM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim

Hz.Abdülgafur Halid-i Müşahidi

ABDÜLGAFÛR HÂLİDÎ MÜŞÂHİDÎ

Büyük İslâm âlimi ve evliyâ. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden. İsmi, Abdülgafûr’dur. Hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Hâlidî, Müşâhidî ve Bağdâdî nisbeleriyle bilinir. Doğum ve vefât târihleri bilinememektedir. Bağdad’da yaşamıştır.

Küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başlayan Seyyid Abdülgafûr Efendi, zamânının usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Bilhassa fıkıh ilminde yüksek âlim oldu. Tasavvufa karşı alâka duydu. İlk önce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfesi Abdullah (Ubeydullah) Hayderî’nin sohbetlerinde ve hizmetinde bulunup sülûk yâni tasavvuf yolculuğunda ilerledi. Sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin yüksek sohbetleriyle şereflenip hizmet ve huzûrunda bulundu. Bu sırada tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin önde gelen talebelerinden oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ilimdeki ve tasavvuftaki yüksek derecesini görerek, kendisine hilâfet verdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların iki cihân saâdetine kavuşmalarını sağlamak husûsunda tam icâzet, diploma verdi.

Mevlânâ Hâlid hazretleri ona çok iltifatlarda bulunurdu. Hattâ bir gün mescidden çıktıktan sonra Seyyid Abdülgafûr Hâlidî’yi oturur gördü. Yanına yaklaşarak Peygamber efendimize olan sevgisinden dolayı elini tuttu ve öptü. Bundan sonra da şöyle buyurdu: "Kıyâmet gününde ceddin ve deden Muhammed aleyhisselâmın Livâ-i Muhammediyyesinin altına beni de sokmayı taahhüt edinceye kadar elini bırakmayacağım." O ise bu güzel sözlerin tesiri ile bayılıp düştü. Üç saat kadar yerde kendinden habersiz kaldı.

Şeyh Abdullah (Ubeydullah) Hayderî’nin vefâtından sonra irşâd, insanlara hak ve hakikatı anlatma vazîfesini Şeyh Muhammed el-Cedîd’in emrinde yürüttü.

Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî’nin evi Bağdad’da Hâlidiyye dergâhının batısında bulunuyordu. Her gün yatsıya kadar dergâhta Allahü teâlânın ismini anmakla geçiren ve sohbetine gelen kimselere hak yolu anlatan Abdülgafûr Hâlidî hazretleri, Şeyh Muhammed el-Cedîd hazretlerine karşı hürmette kusûr etmezdi. Yatsıdan sonra Şeyh Muhammed el-Cedîd’den izin isteyip; "Efendimiz! Fakirhâneye, evime gitmeye izin verir misiniz?" derdi. Şeyh Muhammed Cedîd izin verirse evine gider, vermezse o geceyi dergâhta geçirirdi. Eğer izin verirse evine gidip fecirden, tan yeri ağarmadan evvel yine dergâha gelirdi.

Abdülgafûr Hâlidî; "Şeyh Muhammed el-Cedîd, Efendimiz (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî) hazretlerinin yerindedir." diyerek ona saygı duyardı. Şeyh Muhammed Cedîd de ona iltifatta bulunarak saygıda kusûr etmezdi. Hattâ cumâ ve pazartesi günleri diğer müridlerle, talebelerle husûsî görüşüp onlar için duâ ettikten sonra Abdülgafûr Hâlidî ile husûsî görüşür, ona iltifatta bulunurdu. Biri diğerinin elini öper, birbirlerine karşı tevâzû ederler, birbirlerine çok hürmette bulunurlardı.

Adamın biri Abdülgafûr Hâlidî’ye gelerek Bağdad vâlisi Dâvûd Paşaya bir işiyle ilgili olarak yazı yazmasını istedi. Kendini müslümanların hizmetlerine vakfetmiş olan ve onların ihtiyaçlarını yerine getirmeyi çok seven Abdülgafûr Hâlidî, bir yazı yazarak gönderdi ve kendisine mürâcaat eden adamın işinin yapılmasını istedi. Yazıyı alan vâli o kimsenin işini gördü. Daha sonra Şeyh Muhammed el-Cedîd bu durumdan haberdâr olunca, Abdülgafûr Hâlidî’ye sitem etti. "Neden benden izinsiz yazı yazdınız? Bana neden haber vermediniz?" dedi. Abdülgafûr Hâlidî ağlamaya başladı. "Aman efendim! Bir kusûr ettim. Tövbe olsun, af buyurunuz." diyerek ellerinden öptü ve af diledi.

Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî ilim irfân sâhibi olmasının yanında birçok kerâmetleri görülmüştü.

Bir gün Şeyh İbrâhim Fasîh Efendi ve Mevlânâ Hâlid hazretlerinin dergâhının hatîbi Abdurrahmân Efendi, Seyyid Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin meclisine gittiler. Allahü teâlânın ismi zikr edilip, ibâdet edildikten sonra açık olarak duâ edilmeye başlandı. Abdülgafûr Hâlidî, Nakşibendiyye yolu büyüklerinin isimlerini saydıktan sonra, Hâlidiyye’den olan zâtların da isimlerini saydı. Fakat Abdullah (Ubeydullah) Hayderî’nin ismini söylemedi. Hatîb Abdurrahmân Efendinin kalbinden; "Ne acâyib şey, Abdülgafûr Hâlidî hazretleri ilk olarak terbiyesinde ve sohbetinde yetiştiği Abdullah (Ubeydullah) Hayderî’nin ismini zikr etmesin!" diye geçti. Kalb gözü açık olan Abdülgafûr Hâlidî hazretleri bu sırada; isim silsilesini sayarak; "Efendimiz, Allahü teâlâyı tanıyan ârif, velî ve mürşid Seyyid Abdullah (Ubeydullah) Hayderî şeyhimin de ruhuna..." deyince, Hatîb Abdurrahmân Efendi elinde olmadan Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Meclisten ayrıldıktan sonra İbrâhim Fasîh Efendi Hatîb Abdurrahmân Efendiye, Abdülgafûr Hâlidî’nin ayaklarına neden kapandığını sordu. Hatîb Abdurrahmân Efendi; "Şerefli silsilede Şeyh Ubeydullah Hayderî’yi neden zikr etmez diye gönlümden geçmişti. Tam bu sırada Abdülgafûr Hâlidî’nin o mübârek zâtın ismini de söylediğini işitince, şuursuz olarak ayaklarına kapandım. Gaflet içinde olduğumu anladım ve Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin büyüklüğünü anladım." dedi.

Şeyh İbrâhim Fasîh şöyle anlatır:

Allahü teâlâya hamd olsun ki, Seyyid Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin hizmetinde bulundum. Mübârek nazarlarıyla şereflendim. Âlim, fazîlet sâhibi, olgun bir velî ve mürşid olan şeyhimiz Ahmed Eğribozî ile Bağdad’da Mevlânâ Hâlid hazretleriyle ve halîfeleriyle karşılaşıp sohbetleriyle şereflendim. Hattâ küçük ve hasta olduğumdan amcam beni alıp Abdülgafûr Hâlidî’nin hatm-i şerîflerine götürürdü. Onun duâsı ve mübârek nazarlarıyla hastalıktan kurtuldum. Onun vefâtından sonra da pekçok hayırlara kavuştum. Nitekim Bağdad vâlisi Muhammed Necîb Paşa Âlûsî’yi fetvâ işleriyle ilgili vazîfeden alınca, Âlûsî, Hâlidiyye yoluna îtirâz etmek ve Mevlânâ Hâlid’in halîfelerini kötülemek için bir risâle yazdı. Çünkü o vâli Mevlânâ Hâlid hazretlerinden istifâde ve ona intisâb etmiş, hattâ Bağdad’daki eski Hâlidiyye dergâhını yıktırıp yerine daha güzelini yaptırmıştı. Tarîkat-ı Âliyyeye çok fazla sevgisi olduğundan Paşa’yı tâciz etmek ve üzmek için, söz konusu olan Âlûsî böyle tehlikeli bir işe girmişti. O esnâda Âlûsî’nin yazdığı risâleyi reddetmek için bir kitap yazdım. Bütün halîfeler ve diğer âlimler onu pek beğendiler. Hattâ bir gece rüyâmda Mevlânâ Hâlid hazretlerini gördüm. Şeyh Abdülgafûr Hâlidî de yanında ayakta duruyordu. Hemen gelip Mevlânâ Hâlid hazretlerinin ayaklarına kapanıp, öptüm. Mübârek ellerini başıma ve arkama koyup; "Ne güzel iş yaptın İbrâhim." buyurdular. Sabah olunca bu rüyâyı kardeşlerimize haber verdim. Hepsi gördüğüm rüyâdan dolayı beni tebrik ettiler.

Âlûsî’nin o kitabı yazmasının sebebi, Hâlidiyye halîfeleri hakkındaki sû-i zannı yâni kötü düşüncesi idi. Adı geçen vâlinin kendisini Hâlidiyye halîfelerinin işâretiyle fetvâ vazîfesinden aldığını zannediyordu. Oysa durum öyle değildi. Nitekim zannın çoğu yalandır. Enteresan bir hâdise olarak hitâbetiyle meşhûr olan Âlûsî, İstanbul’dan geldikten sonra dili tutuldu ve o şekilde vefât etti.


1) Mecd-i Tâlîd Tercümesi; s.94
2) Şems-üş-Şümûs Tercümesi
3) Hadâik-ul-Verdiyye; s.260

Kaynak

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 04 Subat 2012 saat 9:40PM - Kayıtlı IP
İzle EL-TuRCO's Özellikler Diğer mesajlarını ara: EL-TuRCO
Mesaj İhbar!  
Alıntı  EL-TuRCO 

EL-TuRCO

Simgem
Teğmen
Teğmen
BACKTRACK™ ▓▓
22 Ekim 2010
151   Mesaj
Durum: ...


Aktiflik
Seviye
Deneyim



           

         Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin Hayatı (1914-1990)

Kaynağını Kur’an ve sünnetin ruhundan alan İslâm Tasavvufu, Muhammedî bir ifade ile: “İslâm’dan İman’a, İman’dan da ihsâna doğru” yükselen bir mü’minin gönül iklimindeki manevî terakkinin adıdır. Gaye İslâm’ı bütün safvet ve hassasiyeti ile “Allah ve Rasulü’nün ahlâkına uygun bir biçimde yaşamaktır.
Tasavvufî hayat, gerçek İslâm inancının derinliği ve dinamizmini, Peygamber Efendimiz (S.A.s.), Ashab-ı Kiram ve ilk dönem Müslümanlarında olduğu gibi sosyal faaliyet ve mücahede için gerekli gönül zenginliğini ve ruhî donanımını sağlar.
Tasavvuf, tüm devirlerde olduğu gibi, hatta onlardan da fazla, 21. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanında “nerede” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış şeylerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhî yolu ve anahtarıdır.
İyilik ve güzellikten bile bıkabilen insan, tabiatının nankörlüğü içinde hamil olduğu bütün kutsal değerleri çürüğe çıkarmış, hayatından; hikmet, uluhiyet ve irfanı kovmuş, tefekkür alışkanlığını kaybederek ruh safvetini ve îman heyecanını tüketmiş; ilim, sanat, estetik ve zerafetten kesilerek yolunu şaşırmıştır. Çokça düşünen ve duygulanan hisli bir insan yerine, sadece bakan ve sıkça konuşan, konuşmakla çok büyük mesafeler katettiği zehabına kapılıp teoride en önde, pratikte ise en geride yer alan, modernleştikçe mutsuzluğu artan insan yığınlarının aç gönüllerini ancak tasavvuf zenginleştirebilir. Beton yapılar arasındaki insana; kanaati, sevgiyi, dünya metâından uzaklaşmayı ancak tasavvuf sağlayabilir.
İslâm’a inanmakla, yüksek medeniyetleri ve yüce şahsiyetleri ortaya çıkaran insanoğlu; inanan, düşünen, çalışan, fikir üreten, toplum fertlerinin beraberliğini sağlayan, hoşgörü ile bütün gönülleri coşturan, kaynaştıran ve yine mensubu bulunduğu toplumu maddî ve manevî alanda yücelten, mevcûda daha yeniyi katan “İki günü birbirine eşit kılmadan, ikinci gününü daha da verimli hâle getirerek çalışan ve inanan” bir insan modeli geliştirmeyi kendisine daima şiâr edinmiştir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi;

Garazsız hem ivazsız, hizmet et her cânlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol1

demek suretiyle tüm hayatını ilâhî bir aşkla Allah’a, O’nun en büyük eseri olan insana ve insanlığa adamış, halka hizmeti Hakk’a hizmet olarak görmüş, her yönüyle insanlığa örnek teşkil etmiş, ömrü boyunca alışverişini yalnızca Hakk’la yapmış, O’ndan bir an bile gâfil ve habersiz olmamanın hesabı içinde yaşamış bir gönül sultanıdır.      
Riyâ, fesad ve nifak gibi ikiliklerden, her türlü dünyevî düşüncelerden sıyrılarak, kalemi, kelamı, dergâhı, Divân’ı, Mektûbât’ı ve Hutbeleri ile bağlılarının ve sevenlerinin kulağına hakikat sesini fısıldayıp; fikrini, zikrini, zihnini, sohbetini ve inancını, yağmalanan bal kovanı gibi toplumun istifadesine sunmuş olan bahtiyarlardan biri de; Darendeli, Şeyhzâdeoğullarından, İmam-Hatip, Mutasavvıf, Şair, Nakşibendî ve Hâlidî Mürşidi es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi’dir.
Asrımızın önemli sûfilerinden olan Osman Hulûsi Efendi, büyük bir gönül insanı olarak göze çarpar. Yaptığı hizmetlerle de değerli bir yere sahiptir.
Osman Hulûsi Efendi, babası Şeyhzâdeoğlu sülalesinden Hasan Feyzî Efendi vasıtasıyla Hz. Hüseyin (r.a)’e ve Hz. Peygamber (S.A.s)’e, yine annesi Fatıma Hanım kanalıyla da meşayihden Tâceddin-i Veli (k.s)’ye, oradan da Hz. Hüseyin (r.a) vasıtasıyla Hz. Peygamber (S.A.s)’e ulaşan asil bir “Seyyid”dir. 36. kuşaktan Hz. Peygamber (S.A.s)’in nesl-i pâkinden bir torun olan es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi 12. kuşaktan da “Somuncu Baba” namıyla ma’rûf Şeyh Hamîdüddin-i Veli (k.s)’nin torunudur.

 Muhammed Mustafâ’dır cedd-i pâki
Hulûsî bunların hep pây-ı hâkî2

şeklindeki mısraları O’nun asaletine ve içinde yetiştiği mes’ud yuvaya işaret etmektedir.

Osman Hulûsi Efendi’de küçük yaşlarda olgunluk belirtilerine örnek olarak şöyle bir olay nakledilir: “Bir gün yolculuk esnasında (daha çocukluk yıllarında iken) babasının ‘Oğlum, bir dal kes de bana ver’ ricası üzerine, Osman Hulûsi Efendi defalarca bir ağaca yaklaşmış, o ağacın Allah’ı zikrettiğini görünce kesememiştir. Babaları da ‘Gel evladım, anlaşıldı, sen o dalı kesemeyeceksin’ demiştir.”3 Daha küçük yaşta bile Allah’ı zikreden dalı kesemeyecek kadar olgun bir imana sahip olan Osman Hulûsi Efendi güzel ahlâkı, ilmi ve ilahî aşkı her şeyin üstünde tutmuştur.
Küçük yaşlarda sohbet meclislerine de devam eden Osman Hulûsi Efendi, kemalâttaki fevkalade hâlleriyle etrafındaki insanları hayretler içerisinde bırakmış, zamanla toplum içinde sayılan ve sevilen bir şahsiyet olmuştur.
1945 yılına kadar Somuncu Baba Camii İmam Hatipliği’ni devam ettiren, Es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi, Darende’deki tifo salgınına yakalanarak (h.1365/m.1945) yılında âlem-i cemale intikal eylemişlerdir. Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatipliği görevini bu tarihten itibaren 1987 yılına kadar Osman Hulûsi Efendi deruhte etmiştir.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi ilme ve ilim adamlarına gereken önemi ve ilgiyi gösteren bir zât idi. Kendisi de ilim sahasında fetvaya muktedir bir seviyeye erişmiş ve verilen vehbî ilimle de bütün ilimlere vâkıf olmuştur.
Bu hasletlerle şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifet ilimlerinde derinleşmiştir. Çevresindekilerin anlattıklarına göre “hüsn-i ahlâk, her kemâlin fevkindedir” diyerek bu sözü kendilerine düstur edinmiş ve daha büluğ çağına gelmeden kendisi de güzel ahlâkın timsali olmuştur. Daha o zamanlar müşahade makamına erişmiştir.
Zamanın şartlarına göre, ilkokuldan sonra resmî bir öğrenim görme imkanı bulamamış ise de, o zekâsı, mantığı ve babasının gayretiyle kendisini sürekli yenilemesini bilmiş; Arapça, Farsça ve Edebiyat bilgisini ilerletmiş; bunları da şiirlerinde usta ve kıvrak bir üslup ile kullanma seviyesine gelmiştir. İlim öğrenmeye ve kitaba olan merakı, O’nun gözlerini çevredeki kağıt parçalarına mıhlamıştır. Bir defasında Darende’deki bir leblebicinin kıymetli bir kitabın yapraklarını satış için külah olarak kullandığını görünce, onu almak istemiş ve cebinde yeterli para olmadığını fark edince, hemen evine dönmüş, kıymetli bir eşyasını satarak kitabı satın almıştır.4 İşte bu olay da onun ilme, kültüre, irfana olan tutkusunu gösterir. Yeri ve zamanı gelince evindeki hayvanını bile satarak elde ettiği kitaplardan “Hacı Hulûsi Ateş, Şeyhzâdeoğlu Özel Kitaplığı”nı kurmuştur. Bu kütüphanede el yazması, taş baskısı, çeşitli dil ve konularda bir çok eserler mevcuttur. Doğunun kültür hazinesi olarak da bilinen kütüphanesi, akademik çevreler tarafından sıkça ziyaret edilen mekanlardandır. Yazma eserleri antika değerinde olup bir başka nüshası bulunmayan ya da az bulunan eserler de mevcuttur. Muhyiddin-i Arabî gibi birçok şahsiyetin kendi el yazması olan eserleri, araştırmacı ve akademisyenlerin dikkatini çekmektedir. Ecdattan Darendeli Bakâi’nin Kerbela olayını nazmen anlattığı el yazması eser de bunlardan biridir. Bu değerli kitapları temin ederken Osman Hulûsi Efendi büyük fedakârlıklarda bulunmuştur.
Gençliğinden itibaren başlayan ve ömürlerinin sonuna kadar devam eden insanlığa hizmet anlayışı, vefatından sonra da evlatları ve gönül dostları tarafından sürdürülmektedir. Bütün bu âmiller Osman Hulûsi Efendi’nin kemal sıfatının zirvelere çıkmasına sebep olmuş, rıza, verâ ve takvâ bütün incelikleriyle tâ çocukluk ve gençlik yıllarında şahsında tekemmül etmiştir.5
Daha gençlik yıllarında beldesinin her türlü problemi ile ilgilenmiş, bizâtihi kendi gayretleriyle elektrik, su, köprü ve yol gibi hizmetlerin yapılmasında öncü olmuş ve gayret göstermiştir.
Çocukluğu ve gençliğinde çok iyi bir güreşçi ve yüzücü olduğu söylenen Osman Hulûsi Efendi, babası tarafından geçimini temin etmesi için bir marangoz yanına çırak verilmiştir. Hatta Şeyh Hamîd-i Veli Camii’nin çatısını bizzat yapacak derecede ağaç işçiliği hünerini geliştirmiştir. Ayrıca özel kitaplığındaki yazma ve basma kitapları bizzat ciltleyecek kadar mahir bir ciltçi ve iyi bir şirâze örücüsü idi. Mühür kazımak, matbaacılık, dizgi, baskı ve oymacılıkta da uzman olduğu bilinen Osman Hulûsi Efendi’nin6 sanatkâr bir kişiliğe, ince bir ruh yapısına ve iyi bir estetik anlayışına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onun bu hünerini, Hz. Peygamber (S.A.s)’in şu hadisine bağlılığının bir tezahürü olarak yorumluyoruz.
Mikdam b. Ma’dikerb’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (S.A.s) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse el emeğiyle yediğinden daha hayırlı bir şey yemez. Allah’ın Nebisi Davud (A.S.) kendi el emeğinden yerdi.”7 İşte Hz. Muhammed (S.A.s)’e olan teslimiyetinin tezahürü, hem de Hz. Rasulullah (S.A.s)’ın soyuna mensup bir zatın hiç kimsenin artığına muhtaç olmadan yaşaması gerektiğinin işareti; hem de kendilerinin toplum hayatından kopuk değil, içtimaî hayatla iç içe bir irşad anlayışına sahip olduklarının bir göstergesi şeklinde düşünmek gerekir.
“Allah indinde amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır. (Peygamber de) bir işi yaparken tam yapardı”8 hadisindeki manaya uygun olarak, Osman Hulûsi Efendi, söylediğini güzel söylemiş, yaptığını güzel ve tam yapmış, baktığına güzel nazar etmiş, böylece çevresinde hâli, kâlî ve nazarı ile gittikçe genişleyen bir sevgi ve hizmet halkası oluşmuştur.
Dolu ve meşakkatli bir hayat süren Osman Hulûsi Efendi, hayatları boyunca İslâm’a kuvvetle yapışmış, ondan taviz vermemiştir.
Daha çocuk denilecek yaşta iken, Tarikat-ı Nakşibendiyye meşâyihlerinden İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s)’ye intisab etmiş ve daha küçük yaşta bu maneviyat üstadının hizmetinde bulunmuştur. Mürşidi de onu çalışkanlığı, ahlâkı, fazileti, anlayışı ile zaman zaman takdir etmekten geri durmamıştır.
2 Ağustos 1969’da irtihâl eden İsmail Hakkı Toprak (k.s) Efendi’nin birçok sohbetinde işaret buyurmasıyla manevî irşat vazifesini Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi yürütmeye başlamıştır. Hatta İsmail Hakkı Efendi (k.s)’nin cübbe, gözlük, asa, heybe, saat, nüfus cüzdanı gibi birçok şahsi eşyaları da muhafazası için aynı zamanda manevî vârisi olması hasebiyle Hulûsi Efendi’ye intikal ettirilmiştir. Bu kıymetli ve manevî değer arzeden eşyalar H. Hulûsi Ateş Şeyhzadeoğlu Kitaplığında özel bir bölmede muhafaza edilmektedir.
Osman Hulûsi Efendi, Hacı Naciye Hanımla 19.02.1938 tarihinde evlenmişlerdir.9 Elli iki yıl süren bu mes’ud izdivaçdan geriye çok güzel hatıralar kalmıştır. Osman Hulûsi Efendi’nin muhterem zevceleri Hacı Naciye Hanım; 1940’lı yıllarda bütün memleketin yokluk içerisinde olduğu günlerde bile Müslüman-Türk ailesinin kadirşinas, misafirperverlik örneğini gösterip bütün güçlüklere, zorluklara karşı fedakarlıkta bulunarak her türlü hizmete büyük bir iştiyakla gönül vermiştir. Böylelikle de Osman Hulûsi Efendi’nin hitabıyla “Hacı Hanım” binlerce gönül dostlarının da “Hacı Vâlidesi” olmuşlardır. Genelde tarihe baktığımızda önder şahsiyetlerin, ailesi, akrabaları ve etrafındakilerin tam bir uyum hâlinde oldukları görülür.
Bu evlilikten Osman Hulûsi Efendi’nin, 10 tane evlatları dünyaya gelmiştir. Bunlardan beş tanesi erkek, beş tanesi de kız çocuğudur. Çocuklarından ikisi doğduğunda, ikisi 1986 yılında geçirmiş oldukları bir trafik kazasında, bir kızı  1995 yılında, bir diğer oğlu da 2006 yılının mart ayında vefat etmişlerdir.
Çocukların hepsinin doğum tarihlerini cep defterine gün, ay ve yılıyla ayrı ayrı kaydederken “Yavrucuğum.......veladeti” ibaresini kullanan Osman Hulûsi Efendi evlatlarına karşı çok merhametli ve latif davranmıştır.
Hepsinin İslâm’a uygun yetişmeleri için ellerinden gelen tüm çabayı sarfetmiştir. Hatta çocuklarına Kur’an-ı Kerim okumalarını bizâtihî kendisi öğretmiştir. Dinî bilgilerini ikmal etmeleri nisağlamıştır. Kız çocuklarını eve gelen hanım misafirlere, erkek evlatlarını da erkek misafirlere hizmet hususunda yönlendirip yetiştirmiştir.10
Çeşitli sohbet ortamlarında “Hamid’imizi yetiştiriyoruz” veya “Ecdadımız Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ne ve ihvana hizmet etmek üzere Hamid’imin yetişmesi için çalışıyoruz, inşaAllah” buyuran Osman Hulûsi efendi mahdumu H. Hamidettin Ateş’in yetişmesine özel gayret göstermiştir.
Osman Hulûsi Efendi’nin 14 Haziren 1990 tarihinde  vefatından sonra Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Genel Başkanı olarak yürütülecek hizmetler H. Hamideddin Efendi’nin uhdesine tevdi edilmiştir.
H. Hamideddin Efendi, Osman Hulûsi Efendi’nin arzu ettiği, ancak hayatta iken gerçekleştiremediği bir çok eseri kısa bir zaman içerisinde gerçekleştirmiştir. Vakıf hizmetlerinin yaygınlaştırılması, her türlü sosyal faaliyetin genişletilmesi için gayretler göstermiştir.
1914’te başlayan hayat yolculuğu 1990’da sona ermiş, 76 yıllık ömründe bir insanın yapması hayli güç işleri başararak gerçek âlemine göçmüş; geride büyük eserler bırakmış, sadaka-i cariyeler ihdas etmiş; bugün olduğu gibi kimbilir ilerde daha nice hayırlı ve mutlu günlerin yaşanılmasını sağlayacak olan bir kişi. Gönlünü Allah sevgisiyle doldurmuş ve bu sevginin, insanı gerçek manada sevmekten geçeceğine inanmıştı. O, insanı sevmenin; insanı insan olma şuuruna sahip olgun birer kişi hâline getirmekle, kemal sahibi yapmakla, ilim ve irfan ehli olmasını sağlamakla mümkün olacağına âdeta iman etmiş bir kişiydi. O hayatının büyük bir bölümünü ilme, irfana adayarak, bizzat insanı eğiterek geçirmiş; Hak rızasını ilim, irfan ve irşadda arayıp bulmuş bir bilge kişiydi. Çok sayıda ilim ve irfan hizmetinde bulunmuştu. Bu işlere verdiği önemin bir belirtisi de kendisinden sonra da onun eğitiminden, rahlesinden, dersinden meşk almış kişilerin onun yolundan gitmiş olmalarıdır. Onlar O’nun istediği şekilde şu anda olduğu gibi ilerde de nice ilim ve irfan yuvaları kuracak ve O’nun ruhunu şâd edeceklerdir.11
Tasavvufta kişilerin fert fert eğitimi ve terbiyesi çok önemlidir. Bu iş ise en başta nefis terbiyesiyle mümkündür. En büyük cihad olan nefisle mücadeleye mutasavvıflar büyük bir önem vermişlerdir.
Osman Hulûsi Efendi’nin de Divân’ındaki mısralarda da bu hususa ağırlık verdiğini görmekteyiz. Bir murabbaı’ndaki şu bendde cehâlet kaygısından dem vurmaktadır:
Hem-sohbet iken yâr ile tenhâlara düşdüm
     Heyhât bana kim cehl ile da’vâlara düşdüm
     Âsûde iken devr ile gavgâlara düşdüm
     Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât12
Gerçek ilim, gerçek irfan kişiyi Allah’a, Yaratan’ına götürmeli; O’nu bilmek de O’nunla olmayı gerektirmelidir. “Olmuştur” redifli gazelindeki şu beyitte bu hususu dile getirmektedir:
Sana ârif olan ilm ile irfânı n’ider sensiz
     Senin lütfunla dil-gûn olduğum irfânım olmuşdur.13
İlim, irfan ve hakiki ilim Hak mektebinden okunmalıdır. Burada okuyan da fenâfillah mertebesine yükselir. İlim-irfan tahsil etmeyenlerin sonu hüsrandır; dosttan, meclisten ayrı kalmaktır. Gerçek ilim aşkla olur, aşk okumakla bitmez, bilmekle de tükenmez. Allah âşıkları aşk kitabını okudukça ilim erbabı olurlar. Cehâlet, genel manada insanı inkara kadar götüren bir hastalıktır. İlim ve irfan ehli olmayan kişi ne olursa olsun faydalı olmayacak, gayretleri boşa gidecektir. İlmi ile mağrur olanların Hakk’ı tanımaktan gafil olacaklarını Osman Hulûsi Efendi çeşitli mısralarında dile getirmiştir.
Bütün faaliyetlerini Hak için, Hakk’la olmak için, Hakça bir nizam için amaçlayan O büyük insan, bütün mutasavvıflar gibi, büyük bir tevâzu içindedir. Diğer bazı mutasavvıflarca da söylenilen konuyla ilgili şu mısraları hepimizin şiarı olmalıdır:14

     Kulluk vazifemizdir yokluk şiârımız hem
     Kayırmayız özümüz olsak da yahşi yâ kem
     Bir güzelin urgunu âşüftesiyiz her dem
     Nâm u nişânımız yok dervîşe şân gerekmez
     Yokluk yolcularına başka nişân gerekmez.15
Kur’an ve Sünnete göre iyi insan, insanlara faydalı olan, onlara güzel davranan, salih amellerde bulunan; bütün davranışlarında doğruluktan ayrılmayan;16  insanlara iyiliği emredip, kendisini unutmayan;17 kötülüğü iyilikle savan;18 kendisi için istediğini, kardeşi için de arzulayan;19 kendi kusurlarıyla meşgul olup, başkalarının dertleriyle ilgilenen, kimsenin gönlünü kırmayan ve kırılmayan bir kimsedir. İşte Osman Hulûsi Efendi’nin Divân’ında bu husus Yunus’u hatırlatan şu mısralarla anlatılmıştır:

      Sakın nefsine uyup bir cân incitmeyesin
     Hüsn ü edebi koyup, bir cân incitmeyesin

     El ile döğseler de dil ile söğseler de
     Bin kez incitseler de bir cân incitmeyesin

     Hepsi kardeşlerindir yolda yoldaşlarındır
     Hâlde hâldaşlarındır bir cân incitmeyesin

     Beyhûde cânın sıkıp insanlığından çıkıp
     Dil Ka’besini yıkıp bir cân incitmeyesin20
Aşk; candan geçmek, cihanı, gönülden çıkarmak, posttan dosta, gülden küle yönelmektir. Kısaca Hakk’ın gerçek kulu olmaktır.21
Osman Hulûsi Efendi, bu teslimiyeti şu mısralarıyla veciz bir tarzda anlatmıştır:
Gönül cândan geçer, yârdan geçilmez
     Cihânı terk eder yârdan geçilmez

     Şol Edhem oğlunun ettiği gibi
     Kamu vardan geçer yârdan geçilmez

     Eğer yâr oldun ise sen o yâra
     Ko gayrı kâr u var yârdan geçilmez.22
Gonca gül ile dikeni, dâne ile harmanı, kahır ile lütfu bir bilmek, dünya sıkıntılarından kurtulmaktır. Hakk’a ulaşmayan gönüllere, mahlukât hicâb olur. Zıtlık bu hicabın bir neticesidir. Rızaya yükseliş, zıtlardan kurtularak gerçekleşir. Tasavvuf ehlinin yazdığı manzumelerde, meşrebin verdiği beyan farklılığı dışında, verilmek istenen mesaj hemen hemen aynıdır.
Divân-ı Hulûsî-i Dârendevî de her bakımdan bu edebiyatın mahsulleri içinde ele alınacak özelliklere ve değere sahiptir.
Osman Hulûsi Efendi, tebliğ için bir vasıta olarak kullandığı şiir ile tesirini daha devamlı ve müessir kıldığı gibi, vezni ve formlarıyla artık öldü denilen Klasik Edebiyatımızın, her türlü menfiliklere rağmen günümüzde de yaşayabileceğini bilfiil ve olanca kuvvetiyle ortaya koymuş, bunun da en iyi şekilde İslâm kültürüne hakkıyla vakıf olmakla ve tasavvufu bilmekle, hatta yaşamakla mümkün olabileceğini bizlere göstermiştir.
Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî, ömrü boyunca ilim tahsil edip, irşad hizmetini kendisine yol olarak seçen Osman Hulûsi Efendi’nin mektupları bu konunun son örneklerindendir.
Şeyh Hamid-i Veli Camii Minberinden Hutbeler adlı eseri;  Osman Hulûsi Efendi’nin, 1945 yılında babasının vefatından sonra başlayıp 1987 yılında emekli oluncaya kadar sürdürdüğü 42 yıllık İmam Hatiplik görevi çerçevesinde îrad etmiş olduğu hutbeleri içermektedir.
Osman Hulûsi Efendi yazmış olduğu eserlerin haricinde etrafındaki insanlar başta olmak üzere tüm insanlığın huzur ve saadeti için uğraşmış; onlara birçok nasihatlerde bulunmuştur. Kitabımızın son bölümünde müstakil bir hatıralar bölümü oluşturulmuştur. Örnek olması bakımından bazı nasihatlerini nakledelim:
Osman Hulûsi Efendi ihvanın birbiriyle sohbet etmesine, kaynaşmasına ayrı bir önem verirdi Yazımızı veciz sözlerinden ve sohbetlerden birkaç örenekle bitirelim:
- “Yolumuz sohbet yoludur. Bir kimse kûşe-i vahdette yirmi yıl ibadet-ü tâat etse, beri tarafta sohbetlere devam etse, sohbette öyle bir an gelir ki, kûşe-i vahdette yirmi yılda alamadığını bir anda alır. Yani yirmi yıllık yolu bir anda kat eder. Onun için sohbetlere devam etmek şarttır. Sohbette iki gönül Allah için bir araya gelse, Cenab-ı Hakk’ın fûyûzâtı oraya tecellî eder. O iki kişinin alış verişinden sohbette bulunan diğerleri de istifâde ederler. Sohbetlerin devamında insan-ı kâmil olarak husule gelir. Onun için sohbetlere devam ediniz.”23
Hataların ifşâ edilmeyip setredilmesi hakkında ise şöyle buyurmuşlardır:
- “Oğul yek diğerinizde, yâni bir arkadaşınızda bir hata veya noksan gördüğünüz zaman; benim gözlerim yanlış görüyor, arkadaşımda bu hata olmaz, diyeceksiniz, görmemezlikten geleceksiniz. Hataları ifşa etmek değil de, setretmek gerekir. Arkadaşınıza hatasından dolayı buğz etmeyiniz. Onun kötü hâline buğz ediniz.”24
Ömrünü, insanlara hizmete adayan Osman Hulûsi Efendi, bir çok sohbetlerinde hizmetin nasıl olması gerektiğini ve ne kadar önemli olduğunu şu sözleriyle dile getirmiştir:
- “Pîrimiz Bahauddîn-i Şâh-ı Nakşibendî yedi sene insanlara, yedi sene hayvanlara ve yedi sene de yollara hizmet etti. O yüce makama hizmet etmekle ulaştı” deyip hizmetin karşılığının görüleceğini kendisini örnek göstererek şöyle der: “Bunlar zamanında yapmış olduğumuz, hizmetlerin karşılığıdır.”

Dipnotlar
1 Ateş, es-Seyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî (Hazırlayanlar: M. Muhsin Kalkışım/Lütfi Alıcı/Ahmet Yenikale), Ankara 1997, c. I, s. 194.
2 Ateş, Dîvân, c.II , s.146.
3 Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/103.
4 S.B.A.K.M. Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/105.
5 S.B.A.K.M. Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/108.
6 S.B.A.K.M. Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/109.
7 Buharî, Buyû’, 15.
8 Ebû Dâvud, Tatavvu’, 27,  
9 S.B.A.K.M. Arşivi, Dosya nr. 12/9-1.
10 H. Hamideddin Ateş Aile Arşivinden.
1 Aksoy, Hasan, “Osman Hulûsî Efendi Hazretlerinin İlme Verdiği Değer ve Önem”, Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Sempozyum Tebliğleri, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Yay., Ankara 1997, s. 161.
2 Ateş, Dîvân, c. I, s. 26.
3 Ateş, Dîvân, c. I, s. 65.
4 Aksoy, Hasan, “Osman Hulûsî Efendi Hazretlerinin İlme Verdiği Değer ve Önem”, Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Sempozyum Tebliğleri, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Yay., Ankara 1997, s. 164-166.
5 Ateş, Dîvân, c. I, s. 125.
6 Bakara, 195.
7 Bakara, 44.
8 Kasas, 54.
9 Buhari, İman, 7.
20 Ateş, Dîvân, c.I, ss. 175-176.
21 Eraydın, Selçuk,“Merhum Hulûsî Ateş’in Edebi Cephesi”, Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Sempozyum Tebliğleri, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Yay., Ankara 1997, s. 43-44.
22 Ateş, Dîvân, c.I, s.116.
23 S.B.A.K.M. Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/9.
24 S.B.A.K.M. Arşivi, Röportajlar Dosyası, nr. 9/10.



___________________________________________
Ey Düsman!Adım Mirim
Canim ciksa Allah derim
Batan günes tekrar dogar bilirim
Yolum Medine kitabim Kuran-i Kerim
      

  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 18 Mart 2012 saat 4:50AM - Kayıtlı IP
İzle İslamŞah's Özellikler Diğer mesajlarını ara: İslamŞah
Mesaj İhbar!  
Alıntı  İslamŞah 

İslamŞah

Simgem
Komodor
Komodor
Linux
02 Ekim 2009
2443   Mesaj
Durum: UncDdos


Aktiflik
Seviye
Deneyim
Moderator




Uzmanlık Alanları:
Kişisel Gelişim

Hz.Abdülhak-i Dehlevi


Hindistan evliyâsından ve hadîs âlimi. 1551 (H.958) Ocak ayında Delhi’de doğdu. Âilesi Moğol istilâsı sırasında Türkistan’dan göç ederek bölgeye yerleşen bir Türk boyuna mensuptu. Babası Seyfeddîn Efendidir. 1642 (H.1052)’de Delhi’de vefât etti.

Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdülhak-ı Dehlevî, babasından ilim öğrenmeye başladı. Babası ihtiyar ve zayıf olmasına rağmen gece-gündüz oğlunun yetişmesi için çalıştı. Abdülhak-ı Dehlevî yaratılış bakımından büyüklerin sözlerine âşıktı. Velîlerin sözlerini dinleyince, kendinden geçerdi. Akâid ilmi ve vahdet-i vücûd olmak üzere anlayamadığı bâzı mevzûlar üzerinde şüphe ve tereddüdleri hâsıl olunca babası; "Bizim de bu meselede böyle çok şüphe ve tereddüdlerimiz olurdu. İnşâAllah git gide bunlardaki perde açılır, kapalılık gider, işin iç yüzü, hakîkatı ortaya çıkar. Fakat dâimâ çalışmak lazımdır." derdi.

Babasında okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmi iki-üç ay gibi kısa zamanda hatmetti ve yazı yazmasını öğrendi. Çok kuvvetli bir hâfızası vardı. Kur’ân-ı kerîmi öğrenip ezberledikten sonra, sarf, nahiv, tefsîr, fıkıh ilimlerini de babasından öğrendi. Babası ona; "İnşâAllah çok çabuk âlim olursun. Allahü teâlânın seni hayâl ettiğim kemâle ulaştıracağını düşünmek, benim neşelenmeme sebeb oluyor." derdi.

Abdülhak-ı Dehlevî tahsil için yaklaşık 4 km uzaklıktaki medreseye gider gelirdi. Sabah namazından önce medreseye giderdi. Gecelerinin çoğu mütâlaa, gündüzleri ise yazmakla geçerdi. Mahalle çocukları gibi oynamaz gece de belirli vakitlerde uyumazdı. Annesi ona; "Arkadaşlarınla biraz oyna rahatına bak." dediğinde; "Anneciğim. Oyundan maksat hâtırı gönlü hoş etmek, hoş vakit geçirmektir. Benim gönlüm ya okumakla veya yazı yazmakla açılıp rahatlıyor." derdi. Annesinin, gece yarısından sonra, o kitap okurken; "Oğlum ne yapıyorsun?" sesine karşılık, yalan olmaması için, yatar ve; "Yattım anneciğim! Bir şey mi buyurmuştunuz?" derdi. Sonra kalkıp okumasına devam ederdi. Birkaç defa saçları ve sarığı mum ateşi ile yandı. Bu azim, bir de babasının duâsı ile on yedi yaşında iken ilim tahsilini tamamladı. Babasının teşviki ile Kâdiriyye tarîkatının kurucusu olan Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’nin torunlarından Şeyh Mûsâ Kâdirî Geylânî’nin sohbetlerinde bulundu.

Abdülhak-ı Dehlevî babasının vefâtından sonra, Ekber Şahın sarayına girdi. Bir süre sonra bâzı kimselerin ismini sarayda kendi kötü gâyeleri için kullandıklarını anlayınca, oradan ayrılıp Hindistan’ı terk etmeye karar verdi. Hacca gitmek üzere yola çıktı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra buradaki âlimlerin sohbetlerinde bulundu. Büyük hadîs âlimi Abdülvehhâb-ı Müttekî’nin derslerini tâkib etti. Peygamber efendimizin mübârek Ravda-i mutahherasında ikâmet etti. Burada pekçok mânevî feyz ve bereketlere kavuştu. Bu konuda kendisi; "Bu hakîr, fakîr, Resûlullah’ın ikrâm ve ihsânlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez." buyurdu.

Hicaz dönüşünde, Silsile-i aliyye ismi verilen altın halkanın büyüklerinden olan Muhammed Bâki-billah hazretlerinin talebesi oldu. Onunla birlikte Hindistan’da yayılmış olan, dîne sonradan giren bid’atleri kaldırmaya çalıştı. Bir ara İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, îtiraz yazıları yazardı. Fakat, son zamanlarda, Allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişmân oldu. Tövbe etti. Hâce Muhammed Bâkî’nin mezun ettiği talebelerinden Mevlânâ Hüsâmeddîn Ahmed’e, bu tövbesini şöyle yazdı:

"Allahü teâlâ, Ahmed-i Fârûkî’ye selâmetler ihsân etsin! Bu fakîrin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyet perdeleri kalktı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl îcâbı idi. Ne insafsızlık, ne câhillik etmişim. Şimdi kalbimde vicdânımda duyduğum mahcûbiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri çevirmek, hâlleri değiştirmek, Allahü teâlâya mahsûstur."

Abdülhak-ı Dehlevî, kendi çocuklarına da mektup yazarak:

"Ahmed-i Fârûkî’nin sözlerine karşı îtirâzlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamıştır. Kalbim ona karşı hâlis olmuştur." dedi.

Abdülhak-ı Dehlevî’nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Bu hususta bâzıları rüyâsında sevgili Peygamberimizin azarladığını, bâzıları da; yaptığı bu îtirazların düşmanlarca gönderilen uydurma bir mektup yüzünden olduğunu, gerçeği anlayınca pişman olup tövbe ettiğini söylemişlerdir. Ayrıca Kur’ân-ı kerîmi, bu niyetle birkaç defâ açtığını ve; "Yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ vâd ettiklerinden bâzısını başınıza getirir!" ve; "Onlar Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış-verişte bile Allahü teâlâyı kalplerinden çıkarmazlar." meâlindeki âyet-i kerîmelerin tesiri üzerine olduğunu haber vermişlerdir.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sâdık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti. İmâm-ı Rabbânî, ona zaman zaman mektuplar yazarak nasîhatlarda bulunurdu.

Abdülhak-ı Dehlevî, çeşitli kademedeki devlet büyükleri ile mevki sahiplerine mektuplar yazıp, nasîhatlarda bulunurdu.

Abdülhak-ı Dehlevî’nin talebelerinden birine yazdığı bir mektup şöyledir:

Şerh-i sadr; göğsün yâni kalbin açılması, en yüce makam, en büyük nîmet ve en azîz ilâhi hediyelerdendir. Zîrâ Hak teâlâ büyüklerin efendisi, kâinâtın hülâsâsı, habîbi ve Resûlünü bu husûsi ihsân ile nîmetlendirmiştir.

Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Kalbe îmân nûru girince, genişler ve açılır." Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân); "Yâ ResûlAllah!O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?" dediler. Buyurdu ki: "Alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır." Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Peygamberlik basîreti, gözüyle ve îmân nûru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhiret ise dâimî ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fânî, geçici dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevap azıklarını bulundurur. Kişinin göğsünün açılmasından nasîbi, bu îmân nûrundan olan nasîbi kadardır. Bunun da mikdârı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nûrun, sînenin açılmasında ve kalbin ferâhında tesiri tamdır. Bu sebeptendir ki, dünyâdaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalp ferahlığına, karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki, nefs-i nâtıka(insânî rûh), nûra, ışığa âşıktır. Nerede bir ışık hüzmesi, demeti parlasa o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zîrâ rûh, aydınlığa nûra olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. Beyt:

Sana visâl meclisinde, göz uyku yüzü görmez.
Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

Anlaşıldı ki, nûrun zuhûru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalpler onunla açılır. Göğsün açılması genişlemesi sebeplerinden biri de ilimdir. İlim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sînesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murâd, her ilim değil, Peygamber efendimizden mîras kalan ilimdir. Peygamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. Hadîs-i şerîfte; "Peygamberler, vârislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar." buyurulması o ilme işârettir. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Felsefe karanlıkları zuhûr etti. İslâm semâsını kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardılar. Bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.

Göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sînesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsân, Allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. Dünyâ ve âhirette izzettir, iyiliktir ve sevâptır. Makamla olan ihsân, kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.

Göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, Allah yolunda kahramanlık, insâf sâhipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. "Canını düşünmeden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez." demişlerdir. Ama bu cesâret ve yiğitlik, Allah için ve Allah’ın dîninde olursa her şeyden daha yüksektir. Bunun için onların karşılığı Âl-i İmrân sûresi 169 ve 170. âyetlerinde meâlen bildirilen; "Onlar Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. Onlar, Allahın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler." büyük nîmetlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

Sînenin açılması sebeplerinden biri de, kalbi, sıfât-ı zemîme, yâni kötü sıfatlar denilen; hased, ucb, kibir, riyâ, buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve makâm, yâni dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve göğsün genişlemesine sebeb olan îmân nûrundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrûm bırakırlar. Kalb sâhasını karartır ve daraltırlar. Beyt:

Dışarı çıkmaz isen tabîat sarayından,
Nasıl haberin olur, hakîkat diyârından.

Bu güzel sıfatlar, en kâmil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i ekremde mevcûd idiler. O’ndan sonra, uyma mikdârınca, O’na tâbi olanlarda bulunur. Mütâbeatta, yâni Resûlullah’a uymada, kim daha ileri gitmişse, göğsü daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. İmrân sûresi, otuz birinci âyetinde meâlen; "Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever." buyruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu tâkib ederse onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. Gerçi Resûlullah’ın makâmı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. O’nun makâmında hiç kimse yoktur, herkes O’ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrafında makamlar vardır. O parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrafında olanlara da bir şuâ, bir serpinti ulaşır. Âyet-i kerîmede meâlen; "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." buyruldu.

Bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, birlikte bulunmayı îcâbettirir. Hadîs-i şerîfte; "Kişi sevdiği ile berâberdir." buyruldu. (41’inci Mektup)

Abdülhak-ı Dehlevî insanların kurtuluşa, saâdete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Târih-i Hakkı, 2) Târih-i Abdülhak, 3) Matla’ul-Envâr, 4) Medâric-ün-Nübüvve, 5) Cezb-ül-Kulûb, 6) Ahbâr-ül-Ahyâr, 7) Mektûbât, 8) Sifr-üs-Seâdet şerhi, 9) Merec-ül-Bahreyn, 10) Eşi’ât-ül-Leme’ât.

1) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.314
2) Medâric-ün-Nübüvve Mukaddimesi
3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.240,313,380, 403,425,660,972
4) Eşi’at-ül-Leme’ât
5) Merac-ül-Bahreyn
6) Herkese Lâzım Olan Îmân; s.115
7) İslâm Ahlâkı; s.277,283,306,310
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.127

kaynak

___________________________________________
Green White Hats

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır..


Zero day Wordpress XSS
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder İslamŞahÜye Olduğu Operasyonel Çalışma TIM'leri Twitter About , En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 18 Mart 2012 saat 6:44AM - Kayıtlı IP
İzle zone's Özellikler Diğer mesajlarını ara: zone
Mesaj İhbar!  
Alıntı  zone 

zone

Simgem
Teğmen
Teğmen
30 şubat 2008
10 Mart 2012
431   Mesaj
Durum: MücahidlerTim


Aktiflik
Seviye
Deneyim



yazmayı düşündüğüm Zat-ı selman arkadaşımız yazmış Allah bizi cennette Bu zaatların yanına koysun (Amin)

___________________________________________
Bir webmaster atasözü der ki: Lorem ipsum dolor sit amet..

I’m not telling you it is going to be easy
I’m telling you it’s going to be worth it
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 18 Mart 2012 saat 8:04AM - Kayıtlı IP
İzle LosTRhyme's Özellikler Diğer mesajlarını ara: LosTRhyme
Mesaj İhbar!  
Alıntı  LosTRhyme 

LosTRhyme

Simgem
Teğmen
Teğmen
OsMaNLıTpRakLaRNDaN
27 Ocak 2012
380   Mesaj
Durum: SaKaLLı !


Aktiflik
Seviye
Deneyim



HAZRAT-Ü MEVLÂNÂ eş-ŞEYH MAHMUD en-NAKŞİBENDÎ el-MÜCEDDİDÎ el-HÂLİDÎ el-ÛFÎ

    
MAHMUD EFENDİ HZ KS
Mahmud Efendi Hazretleri 1929′da Trabzon vilâyetinin Of kazasının Miço (Tavşanlı) köyünde doğdu. Babası Mustafa oğlu Ali Efendi, annesi Tufan kızı Fâtıma Hanımefendi verâ ve takva ile maruf muhterem kimseler idiler.
Mahmud Efendi Hazretleri 1929′da Trabzon vilâyetinin Of kazasının Miço (Tavşanlı) köyünde doğdu. Babası Mustafa oğlu Ali Efendi, annesi Tufan kızı Fâtıma Hanımefendi verâ ve takva ile maruf muhterem kimseler idiler. Ali Efendi köyün camisinde imamlık yapar, aynı zamanda kendi tarlasında da ziraatla meşgul olurdu. Tarlası câmiye uzak olmasına rağmen vazifesini hiç aksatmaz, mutlaka câmiye gelir, ezan okur ve namazı kıldırırdı.
Bazen köylüler ziraatla meşgul olduklarından câmiye gelemezler, Ali Efendi namazı tek başına kılmak zorunda kalacağını bildiği halde işini bırakır, yine de namazını câmide kılardı.
Ali Efendi ibadetine düşkün, çokça Kur’ân okuyan kanaat ehli bir kimse idi. 1954 senesinde zorluklarla biriktirdiği parasıyla hacca gitti ve Mekke-i Mükerreme’de rahatsızlanarak vefat edip Cennetü’l-Me?lâ’da, daha önce orada vefat etmiş bulunan babası Mustafa Efendi’nin yakınına defnedildi.
Annesi Fâtıma Hanım kul haklarına çok dikkat ederdi. İneklerini meraya götürürken kimsenin bahçesinden otlamasın diye ağızlarını bağlardı. Kazara bir ineği başkasının bahçesinden otlayacak olsa hemen sahibinden helallik ister ve o inekten sağdığı sütün tamamını bahçe sahibine verirdi.
<font   color="cyan">İLME BAŞLAMASI, HOCALARI VE İCAZETİ
Mahmud Efendi Hazretleri altı yaşındayken hafızlığını babası ve annesinde yaptı. Ailesinin ve yetiştiği çevrenin dindarlığının da etkisiyle küçük yaşına rağmen namazları câmide kılıyor, nafile ibadetlere de ihtimam gösteriyordu.
Hafızlığını bitirdikten sonra Ramazan ayında Kayseri’ye gidip o bölgenin muteber ulemâsından olan Tesbihcizade Ahmed Efendi’den sarf, nahiv ve Farsça okudu. Kayseri’de bir sene kaldıktan sonra memleketi Of’a dönerek zamanın en meşhur kıraat âlimi Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Hoca Efendi’den Kur’ân-ı Kerîm kıraat etti.
Belağat, ilm-i kelam, tefsir, hadis, fıkıh ve usûl-ü fıkh gibi sâir ulûm-i şer?iyyeyi ise aklî ve naklî ilimlerde mütehassıs ulemâdan ve Süleymaniye Medresesi dersiâmlarından olan eniştesi Çalekli Hacı Dursun Fevzi Efendi’den ikmal ederek henüz on altı yaşında iken icazet aldı.
Kendisi okurken okutmaya başladığı talebelerini yedi sene kadar okuttuktan sonra askere gitmeden icazet verdi (ki o tarihlerde bu, başarılması çok zor bir işti).

<img src= "http://www.imagesturk.net/images/bdkzW.jpg">ŞEYHİ ALİ HAYDAR EFENDİ’YLE TANIŞMASI
Askerde bulunduğu sırada ise hayatının seyrini değiştirecek olan en büyük üstadı ve şeyhi Ali Haydar Efendi’yle tanıştı. Ali Haydar Efendi Hazretleri Osmanlı sultanlarından son dört padişahın huzur hocalarından olup, Meşîhat-ı İslâmiyye’de Hey’et-i Te’lîfiyye Reisi idi.
Müteassıb bir Hanefî olan Ali Haydar Efendi “Mezâhib-i erbe?anın fıkıh kitapları kaybolsa hepsini ezberden yazdırabilirim” diyecek derecede dört mezhebin fıkhına da vâkıf biriydi ve aynı zamanda dört mezheb müftüsüydü. Mecelle’nin “Büyu? ve icâre” bölümünün hazırlanması Kendisine tevdî edilmiş, Seçtiği sekiz kişilik ilmî bir heyetle bu kısmı itmam etmişti. Daha sonra İstanbul müftülüğü ve diyanet işleri reisliği yapmış olan Ömer Nasûhi Bilmen gibi muktedir bir fakîh bu heyette Kendisinin dördüncü kâtibiydi.
Ali Haydar Efendi son devir Osmanlı ulemâsının en büyüklerinden sayılan merhum Zâhidü’l-Kevserî’ye bir fetvasından dolayı Meşîhat’ta çıkışmış, sonra Kahire’ye gidecek olan talebesi Emin Saraç Hoca Efendi ile: “O şimdi muhâcir oldu, ben bir defa kendisine çıkışmış idim, hakkını bana helal etsin” diye kendisine haber gönderdiğinde Zâhidü’l-Kevserî: “O bizim üstadımızdır, her zaman bize çıkışma hakkına sahiptir” diye kendisinden övgüyle bahsetmişti.
İşte Mahmud Efendi murad (Allâh-u Te?âlâ tarafından seçilmiş) kullardan olduğu için böyle büyük bir âlim ve şeyh olan Ali Haydar Efendi Kendisinin ayağına gönderildi, şöyle ki: Ali Haydar Efendi’nin kırk sene evvel vefat etmiş olup Bandırma’da medfun bulunan şeyhi Ali Rıza Bezzaz Hazretleri bir gece İstanbul’daki tekkede bulunan Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne mânevî yolla zuhur edip, o günlerde orada askerde bulunan Mahmud Efendi’yi takdim ederek: “Bandırma’ya hemen gel ve buradaki emaneti al” diye emir buyurmuş.
Bunun üzerine Ali Haydar Efendi derhal Bandırma’ya gidip Tekke Câmii’ne varmış ve yanında bulunan müridlerine: “Burada bir asker var, onu bulun ve bana getirin” buyurmuş. Bu emir üzerine Bandırma’da bir asker aramaya başlamışlar. Fakat bu askerin adı, soyadı ve adresi olmadığı için işleri hiç de kolay olmamış.
Bundan sonrasını Mahmud Efendi Hazretleri şöyle anlatır: “Küçük yaşlarımdan beri âlimlere ve şeyhlere karşı muhabbetim vardı. Nerede bir âlim, bir Allâh dostu olduğunu öğrensem onu ziyaret ederdim. Bandırma’da acemi birliğinde askerlik yapıyorken orada da ziyaret edip, duasını alabileceğim âlim bir zat, bir şeyh efendi var mı diye merak ediyordum. Orada Halil Efendi isminde takva sahibi bir zat vardı. Bir keresinde ona: ‘Buralarda şeyh yok mu?’ diye sordum. O da bana Ali Rıza Bezzaz Efendi Hazretleri’nin kabrini göstererek: ‘Bu zatın halîfesi var, lakin O da İstanbul’da’ dedi.
Bunun üzerine ben o zatın kabrini ziyaret ettim. O’nun halîfesini de ziyaret edip duasını almayı arzu ettiğim için, ‘Bir fırsatını bulup İstanbul’a nasıl gidebilirim?’ diye düşünmeye başladım, işte o anda kalbim O zata doğru aktı. Artık daima O’nu düşünür oldum.
Bir gün Bandırma’da deniz kenarındaki Haydar Çavuş Câmii’nde cuma namazını eda ettim. Namazdan sonra câminin bir köşesinde beyaz sarıklı, beyaz cübbeli, gayet heybetli ve nûranî bir zat gördüm. Bana padişah gibi heybetli geldi. O zatın kim olduğunu sorduğumda bana: ‘İşte O zat Senin görmek istediğin Ali Haydar Efendi Hazretleri’dir’ dediler.
Çok sevindim ve O’nunla görüşmek istedim. Fakat yakınları temkinli davranıp bana: ‘Zaman çok kötü, bu zat takipte. Gece gelirsen görüşürsün’ dediler. Gece gittiğimde rahatsız olduğu için erken yatmıştı. Kendisiyle ancak ertesi gün görüşmek nasip oldu, huzuruna girdiğimde beni görür görmez: ‘İşte kitaplarımı teslim edeceğim kişi budur’ dedi. Böylece görüşüp tanıştık, Beni Kendisine mânen Şeyhi’nin teslim ettiğini bildirdi ve Kendisinden ayrılmamamı tenbih etti, bir daha da O’nu hiç bırakmadım.”
<font   color="cyan">İLME VERDİĞİ ÖNEM VE DÎNÎ İLİMLERİ NEŞRİ
Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin vefatıyla Mahmud Efendi Hazretleri’nin hayatında yeni bir merhale başlamış oldu. Bir taraftan imamlık yaparak cemaatle, bir taraftan talebe okutmakla, diğer bir taraftan da Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin vasiyeti vechile tarikat ehli ihvanı irşâd ile meşgul oluyordu.
İmamlık yaptığı İsmailağa Câmii’ni hem tekke hem medrese hem de emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker merkezi olarak kullanıyordu. Osmanlı medreselerinde takib edilen usul üzere daha askere gitmeden önce memleketinde birçok talebe okutmuş ve birçok kimselere icazet vermiş olan Mahmud Efendi Hazretleri’nden İstanbul’da da birçok imam, vâiz ve müftü ders aldı.
Kendisi daima insanları ilme, amele ve ihlasa teşvik etti. O zamanlarda ilim okumak ve okutmak hele ki sünnet-i seniyyeden taviz vermeden bu işi yapmak hiç de kolay değildi.
Köylerde cenazeleri kaldıracak, ramazanlarda teravih kıldıracak ve mukabele okuyacak kişileri bulmak bile zor hale gelmişti. Avam halk Kur’ân-ı Kerîm’i okuyamaz, namaz kılmayı bilemez, dînî vecîbelerden bîhaber ve dahî îman şartlarını sayamaz ve kelime-i şehâdeti bile telaffuz edemez hale gelmişti.
On sekiz sene ezân-ı Muhammedî Türkçe okutulmuş, Arapça okuyanlar takibe uğrayıp cezalandırılmıştı. Din adamları ve mütedeyyin insanlar basın-yayın organları kullanılarak kötülenmiş, iftiralar atılarak halkın nazarından düşürülmeye çalışılmıştı ve bu işte oldukça mesafe de kat edilmişti.
Sakallılar, sarıklılar papaz diye yaftalanmış, çarşaflılar öcü gösterilmiş ve hatta fahişe ithamlarına hedef kılınmışlardı. Bu maksatla nice filimler, tiyatrolar ve piyesler düzenlenmişti. Bu iş meydanlarda çarşaf çıkarma merasimleri icra etmeye kadar varmıştı. İlkokuldan itibaren çocuklar bu telkinlerle büyütülmeye başlanmıştı. İnsanlar körü körüne Avrupa’yı taklit etmeye teşvik edilmiş ve bu hususta bütün ölçüler ayakaltına alınarak her türlü rezalet açıktan işlenir hale gelmişti.
Dînî ilimleri içeren kitaplar bir yana Kur’ân-ı Kerîm okumak bile yasaklanmıştı. Bu şartlar altında dînini öğrenmek isteyenler dağlarda, mağaralarda, ahırlarda ve mezarlıklarda köşe bucak kaçarak, dışarılara nöbetçiler bırakarak ders okumaya çalışıyorlardı.
Kur’ân-ı Kerîm’i Arapçasından okuyabilmenin bile ulaşılması çok zor bir iş olduğu bu ağır şartlar içerisinde Mahmud Efendi Hazretleri’nin kırk-elli senelik kısa bir zaman zarfında erkekli kadınlı binlerce hoca, on binlerce talebe yetiştirmesinin ve milyonlarla ifade edilen sakallı erkeklerin ve çarşaflı kadınların yetişmesine sebep olmasının her türlü takdirin fevkınde bir hizmet olduğu âşikardır.
On beş-on altı yaşlarındaki gençlerin sakallarına jilet vurmaması, sarık, şalvar, cübbe giymeleri, hafızlık yapmaları ve Kur’ân ilimlerini tahsil etmeleri, genç kızların çarşaf giymeleri ve küçük yaşlarda Kur’ân’ın manasını anlayacak seviyeye ulaşmaları hiç şüphesiz büyük bir gayretin ve yüce bir mânevî tasarrufun eseridir.
Mahmud Efendi Hazretleri hemen hemen bütün illeri, kasabaları ve binlerce köyü gezerek emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yaparken daima insanları ilim öğrenmeye çağırıp durdu. Kendisine “Bir emriniz, bir arzunuz var mı?” diye soranlara “Her mahalleye bir kız bir erkek medresesi yapın” diye cevap verirdi.
Kendisinin ilme teşvik babındaki bazı sözleri şöyledir:
“Ey talebeler! Sizler, kurumuş toprakların yağmur yüklü bulutları, direksiz kubbenin direklerisiniz.”
“Ömrümden üç nefesim kalsa size okuyun, okuyun, okuyun derim.”
“Sizin yerinizde olsam bu sabah kahvaltı yapmadan ilme başlardım.”
<img src= "http://www.imagesturk.net/images/CBmda.jpg">İLİM NEŞRİNDE TÂKİP ETTİĞİ USÛL
Mahmud Efendi Hazretleri’nin yaşadığı zamana ve Türkiye şartlarındaki insanların ahvâline göre ilmi artırmada kullandığı tedrîcî üslub hayret vericidir.
Hatta bâzı ilim ehli kimseler bu husustaki inceliğe muttalî olamadıklarından kendisini tenkid bile etmişlerdir. Çünkü insanlara “Emsile, Bina, Avâmil okuyun yeter” diyerek ilme teşvik ediyordu.
Kur’ân-ı Kerîm okumayı dahi bilmeyen, geçim derdine düşmüş bir millete “On beş-yirmi sene ilim okumalısınız” demiş olsaydı acaba bu ilmi kim kabul ederdi.
Bir zaman sonra ilmî seviyeyi yükseltip zikrolunan kitaplara İzhar ve İzzî gibi diğer kitapları eklemiş ve “İzhar okuyan hocadır” buyurarak insanları heveslendirmişti.
Daha sonra bu kitaplara Kâfiye, Molla Câmî, Nûru’l-îzah, Mülteka, Telhis, Şerhu’l-Emalî, Şerhu’l-akaid gibi daha yüksek kitapları ekledi.
İlmin temelini bu şekilde atarak birçok talebeler yetiştiren Mahmud Efendi Hazretleri bunlarla da yetinmeyip “Mülteka ezberlenmeli”, “Hidâye okunmalı”, “Mülteka’nın şerhi Mecme?u’l-enhur’u anlayarak okuyup bitirmeyene hoca demem” gibi sözlerle ilmî seviyeyi daha da yükseltti.
Artık “Uzun uzun tefsirler, uzun uzun hadisler, fıkıhlar okuyun” diyor ve hoca olduktan sonra yedi sene fıkıh ihtisası yapılması gerektiğini söyleyerek içindeki niyetini dile getiriyordu.
Bu arada kadınların cahil kalmalarına gönlü razı olmadığından bu konuda da yeni bir çalışma yapıyordu. Kadınlara İslamiyet’i en kolay yine kadınlar anlatabileceği için onlardan da hocalar yetiştirmek gerekiyordu. Erkeklerin, kendilerine mahrem olmayan kadınları hele ki böylesine bozuk bir zamanda okutmaya kalkmaları birçok mahzuru beraberinde getireceğinden bu işe şöyle bir çare buldu; Kendisi önce erkekleri okuttu, sonra erkek hocalara hanımlarını ve kızlarını okutmalarını emretti. Kocalarından veya babalarından okuyan hanımlar da diğer hanımları okuttular.
Kadınların nurlarını söndüren unsurlar erkeklerinkinden daha az olduğu için kısa zamanda kadın medreseleri çoğaldı ve yayıldı.
Öyle ki okuyan kadınların sayısı erkekleri geçti. Nice kızlar hâfızlık yaptı ve niceleri hoca olup sâir kadınların hidayetlerine vesîle oldular.
Mahmud Efendi Hazretleri ilme teşvik babında vaazlarında defalarca şu sözleri tekrarlamıştır: “Boğaz köprüsünü alelâde marangozlar, demirciler yapabilir mi? Büyük mühendisler, büyük mimarlar lazım. İşte bu din köprüsünü de küçük hocalar yapamaz, büyük âlimler lazım.”
<font   color="cyan">ULEMÂYA HURMET VE NUSRETİ
Ulemâya, talebelere çok hürmet eder, hallerine ihtimam gösterir ve onların müşkilleriyle bizzat ilgilenirdi. İlmiyle âmil olmayan âlimlere olsun, mücerred hâfızlara olsun son derece tâzim eder, huzuruna girdiklerinde ayağa kalkar, uğurlarken kapıya kadar refâkat eder, hatta arabada dahi ön koltukta oturan hâfız ise ayaklarını ona doğru uzatmaz, derli toplu otururdu.
Okuyanlara ve okutanlara maddî ve mânevî yardım etmekte elinden gelen her türlü imkânı kullanırdı.
1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir talebesi şöyle anlatmaktadır: “Fatih’te müezzindim. Sabah namazından sonra İsmailağa’ya gider, öğleye kadar Hoca Efendi’den ders okurdum. Öğleden sonra da müzâkere ve mutâla?a ile ilgilenirdim. Beş tane çocuğum vardı. Evin kirasını ödemekte de zorlanıyordum. Ek işte çalışmaya karar verdim. Bunun için ders okumayı bırakmam gerekiyordu. Bir gün dersten sonra Hoca Efendi’ye durumu arz ettim. Çok müteessir oldu. Bana beklememi söyleyip, kendisi kalkıp evine gitti, hanımının bileziklerinden üç tane alıp geldi. ‘Al, bunlar sana hediyemizdir. Bozdur kiranı öde, lâkin dersten geri kalma’ dedi.”
<font   color="cyan">İLİM VE TARÎKATI BİRLEŞTİRMESİ
Mahmud Efendi Hazretleri, şeyhi Ali Haydar Efendi Hazretleri gibi ilim ve tasavvufu cem eden zülcenâhayn bir zat idi.
Mahmud Efendi tarîkat üzerinde titizlikle durmakla birlikte şer?-i şerîften zerre kadar taviz verilmesine de asla müsaade etmemiştir. O her zaman rüyalara, zuhuratlara, keşiflere, kerametlere ve sâir hârikulâde hallere fazla itibar edilmemesi gerektiğini, asıl maksadın şerîat caddesinde istikamet etmek olduğunu dile getirmiştir.
Aşağıda zikredeceğimiz sözleri bu mevzûda ne kadar hassas davrandığını gözler önüne sermektedir:
“Mürşid olarak bilinen bir şahısta şerîatı tatbik var ise, o şahısta tarîkat da vardır. Şerîat yok ise tarîkat da yoktur, o şahıs mürşid olamaz.”
“Kendinizi rüya veya zuhuratta çok güzel hallerde görebilirsiniz. Şerîata aykırı hal ve hareketleriniz olduğu halde böyle rüyalar görüyorsanız, biliniz ki bu rüyalar sizin için istidractır. İstidrac; Allâh-u Te?âlâ’nın âsi bir kulunu derece-derece helâka çekmesi demektir. Bu kadar çalışmalarımız niçin? Şerîatı iyi becerelim diye. Dön dolaş hep şerîat.”
“İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) Hazretleri 2. cildin 50. mektubunda şöyle buyuruyor; ‘Şerîatın hakîkatine kavuşmak için şerîatın sûretine uymak şarttır. Çünkü velâyetin (velîliğin) ve nübüvvetin (nebîliğin) bütün kemalleri, şerîatın sûreti üzerine kurulmuştur.”
<font   color="cyan">ŞERÎAT VE SÜNNETE İTTİBÂSI
Mahmud Efendi Hazretleri insanları sadece sözüyle değil, hâliyle de ilme ve ibadete teşvik etmiş, başladığı hiçbir ibadeti bırakmamış ve istikametiyle görenleri gayrete getirmiştir.
Farz namazların evvel ve âhirindeki sünnet namazların hâricinde teheccüd, işrak, kuşluk, evvâbîn, tahiyyetü’l-mescid ve abdest şükür namazı gibi nevâfili hiç terk etmemiş hatta bir defasında “Kuşluk namazını terk edeceğine Mahmud ölsün daha iyi” buyurmuştur.
Pazartesi-perşembe orucunu, ramazanın son on günü îtikâfı terk ettiği görülmemiştir. Hadîs-i şeriflerde zikrolunan nâfile namaz, oruç ve zikir gibi ibadetlere devam etmiş, Müslümanları da teşvik etmiştir.
Üstad Hazretleri’nin unutulmuş sünnetleri diriltmesi, sünnetlerden mâadâ edeplere bile farz gibi riayet etmesi Müslümanlar tarafından sevilip takdir edilmesine vesile olmuştur. Türkiye’de “Takva” denilince, “Sünnet-i seniyyeye ittib┠denilince akla gelen ilk isim olması bu dikkatinin netîcesidir.
Bir ara cemaatinin “Mahmudçular” ismiyle zikredildiğini duyduğunda çok üzülmüş ve cuma hutbesinde şunları söylemiştir: “Mahmudçular diyorlar. Allâh aşkına! Ben yeni bir din mi îcad ettim?! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in günlük hayatta tatbik edilen dört bin küsur sünneti vardır, dördünü terk ettiğimi gören arkamda namaz kılmasın.”
<font   color="cyan">ZİKİR VE TEBLİĞE VERDİĞİ ÖNEM
Mahmud Efendi Hazretleri şer-?i şerîfi bütün olarak gördüğü için sadece ilimle meşgul olup ibadette, zikrullâhın medresesi mesâbesinde olan tarîkat vazîfelerinde, dîni tebliğ etmekte ve emr-i bi’l-mâ?ruf nehy-i ani’l-münker yapmakta gevşeklik gösterilmesini asla tasvip etmezdi.
Bu mevzû ile alâkalı sarf ettiği şu sözleri zikretmek O’nun yolunun bir nebze olsun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
“Yatmadan evvel biraz ders (tarîkat virdi) ile meşgul olalım. Teheccüd namazından sonra devam edelim. İşrak vakti bitirelim. Ondan sonraki bütün vakitlerimizi ilme harcayacağız.”
“Zikrullah, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e en büyük ittibâdır. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) zikirsiz durmazdı. ‘Rasulullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bana zikri emretti ben de zikrediyorum’ demeli ve sabah akşam durmadan Allâh-u Te?âlâ’yı zikretmeli.”
Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapılması gerektiğini beyan ederken şöyle derdi:
“İstanbul’un bütün evleri medrese olsa emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker olmasa bir değer ifade etmez.”
“Allah aşkına acıyın bu insanlara. Sel gibi cehenneme akıyorlar.”
Üstadı Ali Haydar Efendi’den şu sözü çokça naklederdi:
“Dîn-i Mübîn-i İslam’ın devam ve bekası emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin devam ve bekasına, Dîn-i Mübîn-i İslam’ın inkırâzı (yıkılması) ise emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkine bağlıdır.”
<font   color="cyan">ÂLİMLERİN KENDİSİ HAKKINDAKİ SÖZLERİ
Mahmud Efendi Hazretleri’nin şeyhi , son dört padişahın huzur hocası, dört mezhebin müftüsü ve Meşîhat-ı İslamiyye’de heyet-i te’lîfiyye reisi olan Ali Haydar Efendi Hazretleri Kendi yerine bıraktığı Mahmud Efendi Hazretleri hakkında: “(İlahî koruma sayesinde) Henüz Mahmud’umun sol tarafına bir seyyie(günah) yazılmamıştır. Mahmud’umun eli Benim elimdir.
Bende ne varsa Mahmud’uma verdim. O’nu sevmeyen âhirette Beni göremez.” buyururlardı.
Ali Haydar Efendi’den ve Zâhid el-Kevserî’den mücaz olan büyük âlim Emin Saraç Hocaefendi, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sıkça ziyaret eder ve çeşitli vesilelerle: “Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin murâdını Mahmud Efendi hayata geçirmiştir, çünkü Ali Haydar Efendi’nin tek arzusu ilmin yayılması ve (sakal, cübbe-şalvar ve çarşaf gibi) islam şiârının canlanmasıydı” derdi.
Mahmud Efendi Hazretleri’nin zâhirî ilimdeki üstadı Hacı Dursun Fevzi Efendi: ” Mahmud Efendi Hazretleri’nin arkasında namaz kılan, İmam-ı Âzam Efendimizin ardında kılmış gibidir” derdi .
Kendisi evvelki meşayıhtan icazetli bir şeyh olduğu halde ilk önce Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne intisab edip O’nun halifesi olmuş, daha sonra Mahmud Efendi Hazretleri’ne intisab ederek O’nun yüce makamını itiraf etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin yedinci torunu ve Medîne-i Münevvere’deki Mazharî Ribâtı’nın son şeyhi olan Muhammed Mazhar el-Fârûkî Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni İstanbul’da ziyaret etmiş ve:
“Ben âlemleri gezdim, bu asırda Mahmud Efendi gibi şerîat ve tarîkatı birlikte yaşayan bir zat görmedim” demiştir.
İslam âleminin en büyük âlimlerinden ve Ehl-i Sünnet’in en büyük müdâfîlerinden olan Büyük Kutub Allâme Seyyid Muhammed Alevî el-Mâlikî (Rahimehullâh) Mahmud Efendi Hazretleri’ni İstanbul’daki dergâhında birkaç defa ziyaret etmiş, vefatından önce on gün kadar Kendisinin misafiri olmuş ve:
“Dünyada birçok cemaatler gördüm. Kimisi ilme önem verip tasavvufu zâyi etmiş, kimi de tasavvufa ihtimam gösterip ilmi zâyi etmişlerdir, ama Mahmud Efendi ve cemaati ilimle ameli, şerîatla tarîkatı birlikte yaşayıp-yaşatan müstesna cemaatlerdendir.
Bu kadar kalabalık müridi olup da kendisini öne çıkarmayan ve son derece tevâzû sahibi olan bir zat mutlaka evliyâullâhın kutuplarından biri olması gerekir, zira bu makam normal bir velîde tahakkuk etmez” demiştir.
2009 senesinin yaz aylarında vâki olan Şâm-ı Şerîf ziyaretinde akdedilen ulemâ ve meşâyih meclisinde Allâme Muhammed Sa?îd Ramazan el-Bûtî bu mevzûya işaret edip Mahmud Efendi’ye “Türkiye’deki sırrı siz muhafaza ettiniz” demişti.
Yine 2009 yılının Aralık ayında Mahmud Efendi’yi ziyarete gelen Büyük Muhaddis Allâme Muhammed Avvâme, bir sohbet esnasında etrafında toplanan on bin kadar talebeyi gördüğünde Hazreti Ali Efendimiz’in (Kerremellahu Vechehû) Kûfe’ye gelişinde İbni Mes?ûd (Radıyallâhu Anh)’ın talebelerinin O’nu karşılamaya çıkışlarını zikrederek Hazreti Ali (Kerremellahu Vechehû)nun İbni Mes?ûd (Radıyallâhu Anh) hakkındaki;
“Allâh İbni Mes’ûd’a rahmet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş” sözünü nakledip akabinde;
“Allâh Mahmud Efendi’ye merhamet etsin. Gerçekten bu beldeleri ilim doldurmuş” demişti.
Mahmud Efendi Hazretleri’nin ilim, amel ve ihlastaki yüksek mertebesine daha birçok âlim değinmiştir ki, Büyük Muhaddis merhum Abdulfettâh Ebû Ğudde kendisini mescidinde ziyaret edip hürmetlerini arz etmiştir.
Medîne-i Münevvere’nin kutuplarından olup dünyadaki bütün velilerin meclisinde toplandığı Muhammed Zekeriya el-BuhârîHazretleri rüyasında Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i görmüş, Kâinatın Efendisi’nin hemen ardında da Mahmud Efendi Hazretleri’ni, ayağını Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in mübarek ayağını kaldırdığı yere koyarken görmüş, bunun üzerine Mahmud Efendi Hazretleri’ne: “Ben Buhara’da Seyr-u Sulûkümü tamamlayamadım, siz bana tamamlattırır mısınız? diye ricada bulunmuş. Efendi Hazretleri de: “Siz manen tamamlamışsınız” diyerek tevazu göstermiştir.
Şâm-ı Şerîf’in fukahâsından Abdurrezzak Halebî Hazretleri Mahmud Efendi Hazretleri’nin en büyük âşıklarından olup talebelerine daima onu tanıtmaya çalışmıştır.
Son devrin Hanefi fukahâsının en büyüklerinden olan Merhum Edîb Kellâs Hazretleri yüz yaşına yaklaşmış iken ellerde taşınarak Şâm-ı Şerîf ziyaretlerinde Efendi Hazretleri’ni ziyarete gelmiş ve onun hakkında: “Kalbimin sevgilisi”diye ihtiramda bulunmuştur.
Türkiye meşâyıhının ulularından, Kelâmî Dergâhı Postnişîni Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin âhiretliği olan Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni mescidinde ziyaret ederek O’nun yüce makamını tasdik etmiştir.
Gümüşhânevî kolunun önde gelen meşâyıhından Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sürekli ziyarete gelmiş ve cenazesinin yıkanmasını ve namazının kıldırılmasını kendisine vasiyet etmiştir.
Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin âhiretliği olan Alvarlı Muhammed Lutfî Efe Hazretleri’nin âhiretliği olan, Rasûlüllâh (Sallallâhü Aleyhi veSellem)’in kabr-i şerifinin kapısı herkesin önünde kendisine açılan ve vefatından altı ay sonra kabrinden çıkartıldığında kefeninde hiçbir leke bulunmaksızın etrafa misk kokuları saçan Hacı Salih Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’nin müridi gibi Pazar sohbetlerine katılır ve O’nun hakkında: “Kutb-u Medar bu Zattır, görmüyor musunuz, dünya etrafında dönüyor” buyurmuştur ki bu fakir bunu bizzat kulaklarımla duymuşumdur.
Son dönemde Kur’an’a çok büyük hizmeti geçmiş olan Gönenli Mehmed Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’ni sık sık ziyaret ederdi. Oğlu vefât ettiğinde Efendi Hazretlerimizle birlikte kendisine tâziye ziyaretine gittiğimiz zaman Efendi Hazretlerine hitaben : “Senin yaptıklarını biz beceremedik, ortalığı sakallılarla ve çarşaflılarla doldurdun. Bir kere rüyamda semânın bir katındaevliyâullahın toplantısına katıldım, tanıdığım bütün meşâyıh oradaydı, seni göremeyince sağa sola bakındım. O zaman hâtiften: “Mahmud’u aşağılarda arama. Yukarı bak! Yukarı! ” diye nida edildi ” demiştir.
Son devir Osmanlı Ulemasından ve Medîne-i Münevvere meşâyıhından olan Hattat Mustafa Necati Erzurûmî Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretlerine çok tazim eder, Medîne-i Münevvere’de kaldığı otellerde Efendi Hazretlerini ziyaret eder ve :
“Şeytan senden kaçtığı kadar kimseden kaçmıyor. Bu zamanda şeytanın en büyük düşmanı sensin. “ derdi.
Muhammed Ali Sâbûnî gibi dünya çapında Meşhur Allame, Mahmud Efendi Hazretlerine intisab etmiş ve :
“Bu Zât sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın şeyhidir. “ demiştir.
Seyda Cezerî’nin halifesi büyük âlim Mehmet Emin Er, Suud ulemasından Seyyid İbrahim Ahsâî, Mekke ulemasından Ahmed Nurseyf, Medîne-i Münevvere’de bulunan Arif Hikmet Kütüphanesimüdürü büyük âlim Ali Ulvi Kurucu, Erzurum müftüsü Halis Efendi gibi Üstadımız Hazretlerini ziyaret eden, kendisinin yüceliğini itiraf eden ve kendisine intisab eden daha birçok zevât-ı kirâm vardır kibunları tek tek saymaya ne bizim ömrümüz, ne yaşımız, ne de imkanlarımız müsait değildir.
Allah-u Teâlâ Bu Yüce Ğavs’ın dünyada himmetlerini, âhirette şefâatlerini cümlemize nasip eylesin.AMİN

___________________________________________
HAZRAT-Ü MEVLÂNÂ eş-ŞEYH MAHMUD en-NAKŞİBENDÎ el-MÜCEDDİDÎ el-HÂLİDÎ el-ÛFÎ K.S
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
 
Gönderilme Tarihi: 18 Mart 2012 saat 9:09AM - Kayıtlı IP
İzle zone's Özellikler Diğer mesajlarını ara: zone
Mesaj İhbar!  
Alıntı  zone 

zone

Simgem
Teğmen
Teğmen
30 şubat 2008
10 Mart 2012
431   Mesaj
Durum: MücahidlerTim


Aktiflik
Seviye
Deneyim



Mahmut efendi de Nakşibendii bendi fırkasından olduğunu bilmiyordum..
sadece başlığı okudum gerisini okumak gelmedi içimden diğer hepsi için öyle :/
direk alıntı yapmışsın hocam biraz daha kısaltsaydın keşke ana önemli yerleri alsan yeterliydi

<font   color="cyan"> falanı görünce okumak isteğim kaçtı nedense :|

ama birazcık bilgim vardı..

___________________________________________
Bir webmaster atasözü der ki: Lorem ipsum dolor sit amet..

I’m not telling you it is going to be easy
I’m telling you it’s going to be worth it
  Yorum Ekle
  Özel Mesaj Gönder En Alta Git  En üste Git 
 
<<
4
 
Git: Cevap Yaz Yeni konu aç
Sayfa Yüklenme Süresi: 0,3750
 

Uyarı !
Cyber-Warrior 'a ait isim, marka ve logolar Cyber-Warrior'un tescilli markası olup izinsiz kullanılamaz.
Kullananlar hakkında 556 Sayılı Markaların Korunması Hakkında K.H.K'ye göre yasal işlem yapılacaktır. Marka No : 2010 46588 Korunma Tarihi : 15.07.2010


WikiTurk | Bilisim Güvenligi Dernegi

Reklamlar

picardes.com





Reklam vermek için tıklayın

Yasal Uyarı | Sitemizin Çizgisi | Kullanım Şartları ve Üyelik Sözleşmesi | Telif Hakları Politikası / Copyright Policy